Armutlu – 2015

Bazen etraftan arkadaşlar bir sonraki tura ne zaman gitmeyi düşünüyorsunuz diye soruyorlar. Bilmiyorlar ki bizim için plan birisinin haftasonu bisiklet mi yapsak demesinden ibaret. Yine bir akşam Üsküdar’da bu aralar Allah’ın bolca verdiği vaktimizi kaygısızca öldürürken Ufuk’un aklına yine bir gezme fikri düştü. Ufuk eğer “Acaba şöyle mi yapsak” diyorsa bilin ki onu kesin yapacaktır. İtiraz etmezseniz siz de bu sözde seçimli karara ortak olabilirsiniz. Ufuk’un çoktan kafasına koyduğu fikre Kapıdağ’dan beri bir turu gözleyen ben de katılmıştım. Ertesi sabah bir iki gezi yoldaşı aranıp olumsuz cevap alındıktan sonra iki kişilik Yenikapı-Armutlu deniz otobüsü biletleri alındı. Ufuk’un önceki akşamdan hissettiği heyecanı ben biletleri alıp haritaya bakarken duymaya başlamıştım, evet cidden de gideceğimiz yerler en azından uydudan çok güzel görünüyordu. Aslında heyecanın asıl sebebi daha önce gitmediğimiz yerlere gidecek, bilmediğimiz yerlerde kalacak ve yola yine yolda karar verecek olmamızdı.

Mayıs 1 sabahı uyanıp, hala uyuyan bisikletlerimizi Üsküdar sahile kadar serbest bırakıp iskeleye vardığımızda meydanı tatil sabahlarında bile alışık olmadığı bir tenhalık içinde bulduk. Sahildeki taksiciler Beşiktaş, Eminönü diye bağırıyorlardı. Vapur iskelesinin kapılarının kapalı olduğunu farketmemiz de çok sürmedi. Karşıya geçişler kapalıydı. Bir süre bir umutsuzluk, şaşkınlık ve çaresizlik içinde sağa sola bakındıktan sonra Marmaray’ın çalıştığı ve sadece Sirkeci istasyonunda durmadığını öğrendik ve soluğu turnikelerde aldık. Güvenliğin bisikletler için izin verilen saatin daha gelmediğini söylemesi üzerine rica minnet ederek amirlerden izin alarak ve bizim bisikletlere de birer tam bilet basarak Yenikapı’ya geldik. Hafif bir kahvaltı ve dertli bir iskele çalışanı ile kısa bir sohbetten sonra bisikletlerimizi bavul dolu deniz otobüsünün arka kısmına güç bela atabildik.

Armutlu kaplıcalarının sakinleri gemiyi tamamen doldurmuştu ve kaplıca evlerinde boşalan gemiden biz de indik. Site çıkışında güvenliğin sitede oturmayanların gemiden sitede inmesinin yasak olduğunu söylemesine pek bir anlam veremeden yola düştük ve kısa bir süre sonra Armutlu’ya varmıştık. Hava çok da güzel olmamasına rağmen Ufuk “Tam bisiklet havası” motivasyonu ile yola devam ediyordu. Onun çantalarının, çadır ve matının yanına benim uyku tulumunu da ekleyince bana sadece sırt çantamı ve çıplak bisikletimi götürmek kalmıştı. Uyku tulumunun içine bir de eşofman sıkıştırdığımı sonradan söyledim ona tabi.

Armutlu’dan Çınarcık tarafına mı yoksa Gemlik tarafına mı gideceğimiz sorusunun cevabına Gemlik tarafı olarak karar verdikten sonra, daha sonradan çok memnun olacağımızı bilmeden sahil yolunu seçtik.

Yol boyunca aşağıda kalan koylara birer birer bakıp akşam konaklamak için en uygun yeri kollayarak ilerliyorduk.

Bir tarafımız dağ bir tarafımız deniz Fıstıklı köyünü geçmiş ilerliyorduk.

Sonunda kalacağımız yeri bulmuştuk galiba. Sadece fazladan ziyaretçilerin terketmesi, günün batması, el eteğin çekilmesi ve mekanın tamamen bize kalması gerekiyordu.

Kapaklı’yı geçip Narlı’ya doğru ilerlerken manzara ikide bir bizi bisikletlerimizden indirip kendini izletiyor, fotoğraf çekmeye zorluyordu.

Bizim aklımıza uyup İstanbul’dan araba kiralayıp yola çıkan iki arkadaşımız, Hüseyin ve Fatih, gelince ve hava da ufaktan akşama çalınca yol boyunca baktığımız koylar arasından seçtiğimiz konaklama yerine vardık. Mekanımızın misafirleri gitmişti çoktan gitmesine ama üç laz kafadar arkadaş arabalarını çekmiş, semaverlerini yakmışlardı bile. Bize daha çadırlarımızı kurmadan ve kendileri dahi içmeden çay ikram ettiler. Biraz hoşbeşten sonra biz de kendi köşemize çekildik ve akşam yemeği hazırlıkları başladı. Hüseyin ve Fatih itiraf etmeliyim bizden daha tedarikli kampçılar, kısa süre içinde mangal yakıldı, nevaleler ortaya döküldü, semaver çayı demlendi ve ay ışığında, hoş sohbet eşliğinde yemekler yendi, çaylar içildi. Çok yorulmadığımız günün akşamında ertesi gün için enerji toplamak için çadırlarımızın yolunu tuttuk. Yol, yolda belli oluyordu ve biz ertesi güne henüz karar vermemiştik.

Haşlanmış yumurta, zeytin, peynir, domates, salatalık ve biberden oluşan ve kamp şartlarına göre lüks sayılabilecek kahvaltının verdiği enerji ve iyimserlikle dün buraya gelirken dağ eteklerinde gördüğümüz ve iyi ki oralara çıkmıyoruz dediğimiz (en azından benim dediğim) yollara niyetlendik. İlk hedefimiz haritada gördüğümüz Hayriye köyüydü.

Yine bir sağa bir sola kıvrılan ama o beklenen zirveye hiç ulaşmayan yollar başlamıştı. Kahvaltının verdiği enerji ve manzaranın güzelliği ile oyalanarak yokuşları tırmanmaya başladık.

Normalde ben yokuş çıkarken asla yorulmam, susamam, ara vermem ama işte gelin görün ki benim ihtiyar bisiklet illa ki arada bir molaya ihtiyaç duyuyor. Ben de mecburen duruyorum işte.

Hayriye köyüne durup Fatih ve Hüseyin’in bizden önce varıp hazır ettiği semaver çayını içtikten sonra köy kahvesinde sohbet ettiğimiz abiler bize delmece yaylasını tavsiye ettiler. Benim ilk sorum hemen yolun çok yokuş olup olmadığı oldu. Buraları avcunun içi gibi bildiği her halinden belli olan bir amca öyle çok fazla yokuş olmadığını, sadece belki o da bir kilometre kadar tatlı bir eğim olduğunu söyledi. Yola çıktığımızda bu tatlı eğimin muhtemelen o amcanın 4×4, 2000 motor arabası için olduğunu anlamıştık, en azından bu yokuşların bir bisiklet için o kadar da tatlı olmadığından emin olabilirsiniz. Ama yeşilin her tonunu gördüğümüz orman manzaraları yine de yolu çekilir kılıyordu.

Yolda arkamdan gelen motosikletli bir abi muhtemelen benim yokuşu tırmanırken çektiğim acıyı anlamış olmalı ki beni bir süre çekmeyi teklif etti. Bir kaç denemeden sonra dengeyi sağlayamayıp başarısız olmamıza rağmen yine de bu yardım teklifi için bu isimsiz yardımsevere bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.

Ve sonunda Delmece yaylasına gelmiştik. Ben 730 metreye tırmanmış olmamıza rağmen yıkılmamış ayaktaydım. Hani bir 700 metre daha olsa bana mısın demezdim.

Delmece yaylasında yediğimiz birer gözleme sabahtan beri harcadığımız enerji karşısında ihmal edilebilir bir yemek olmakla birlikte yine de bizi bir nebze olsun rahatlatmıştı. Akşam Fatih ve Hüseyin’in kiraladığı araba nimetinden faydalanarak asıl yemek için Gemlik’e, Köfteci Yusuf’a gitmeyi kararlaştırmıştık.

Dönüş yolunda Fatih’in biraz bisikleti almak istemesine razı olmuştum ve kısa bir süreliğine yerleri değişmiştik. Yaklaşık 5-10 dakika sonra inişte Hüseyin ile birlikte yokuş aşağı sallanan bisikletlileri beklerken Fatih’i kan revan içinde bize yaklaşırken gördük. Arkadaşımız düşmüş ve sağ kolunu kötü bir şekilde yaralamıştı.  Benim Ufuk’a yolda “Dikkat et de akşam Köfteci Yusuf’a gidelim derken Gemlik Devlet Hastanesine gitmeyelim” sözünü bu kazadan önce mi yoksa sonra mı söylediğim sorusu cevap bulamadı ama biz Gemlik’te yemekten önce devlet hastanesinin acil servisine gidecektik.

İniş yolunda manzaranın keyfi daha da güzel çıkıyordu.

Yayladan sahile kadar yolun geri kalanını Fatih’in geçirdiği kazanın da etkisiyle biraz daha dikkatli inerek sahile ulaşmak üzereydik ki bugünün son sürprizi, Ufuk’la turların vazgeçilmezi olan bir teker patlağı ile karşılaştık.

Malzemelerimizi bagajında taşıyan Fatih ve Hüseyin’i acil yol yardımı olarak çağırıp tekerimizi tamir ettikten sonra yolun kalan kısmını da alıp kamp yerimize varmıştık.

Akşam için açlığımız hat safhaya ulaşmak üzereyken Ufuk’un buraları avcumun için gibi biliyorum tavrı ile kendimiz onun yol tarfine bırakmamız az kalsın kendimizi Orhangazi’de bulmamıza neden oluyordu. Neyse ki telefonlarımızın haritaları yardımımıza yetişti de açlıktan bayılmadan Yusuf’un köfteleri ile buluştuk. Hüseyin benim açlığın zirvesindeki halim ile köftelere saldırmamdan ve bir kilo köftenin üstüne bir 300 gram daha söylememden biraz korktu sanırım ama Hüseyin, inan normal zamanda böyle yemek yemiyorum, inşallah normal şartlar altında bir yemek daha yeriz de gözündeki imajımı biraz düzeltme şansım olur.

 

Posted in Bisiklet Günlüğü

Kapıdağ – 2014

Bundan üç yıl önce, inanılmaz güzellikteki doğası karşısında ağzımız açık kalmasına rağmen yokuşlarında ter atarken bisiklete de spora da tövbe ettiğimiz bu yarımadaya bir daha bisikletle geleceğime ihtimal vermiyordum ama sanırım o kadar da zor ikna edilen biri değilim : ) Ufuk’un çoktan kafasında kurduğu plana beni dahil etmesi çok zamanını almadı. İlk önce şaka yapıyor sandım, sonra ben size mani olmayayım abi dedim, ama sonra bir de baktım ki ido bileti, çadır, uyku tulumu gibi şeyleri planlıyoruz.

Sabahın ışıkları daha Üsküdar’a vurmadan vapur iskelesindeydik. İskelenin sabah açılışına ve ilk vapur seferine daha önce şahit olmamıştım sanırım. Vapurda demlenen sabahın ilk çayı ile boğazın alışık olmadığım sakinliği ve durgunluğu içinde Eminönü’ne doğru yol aldık. Eminönü’nde sabahı fotoğraflayan amatör sanatçı karelerinin ve sabah manzarasının arasına bizi de ekledi.

Feribotta geceden eksik kalan uykumuza biraz takviye yapıp Bandırma ile yarımada arasını da geçiştirmek istercesine hızla geçtikten sonra nihayet özlenen üç tarafı denizlerle çevrili kara parçasına ulaşmıştık.

Kapıdağ’dan dönüşte aklımızda en çok yer eden şey olan yokuşlar henüz başlamamıştı. Yine aramızda aynı sohbet geçti: “Adanın etrafı hep böyle olsa bir günde tur tamamlanır”. Ama biliyorduk ki adanın her tarafı dik yokuş ve inişlerle doluydu. Aşağıyapıcı Dalyanı geçtikten sonra Karşıyaka köyünde bir şeyler atıştırdıktan sonra günün ilk ciddi tırmanışına başlamıştık. Bir taraftan sindirime, bir taraftan pedallara enerji yetiştirmeye çalışan bedenimiz Kapıdağ gerçeği ile yüzleşmeye başlamıştı.

Tepelerin üstünden ve bahçelerin arasından uzayıp giden yolları tozutarak Çakılköy’e doğru ilerledik.

Ufuk’un buraya üçüncü gelişi, benim ise ikinci ama hala Kapıdağ’ın yaptığı numarayı yiyorduk. Bu alaycı yollar bir yokuşun ucunda kıvrılırken döndükten sonra iniş olduğuna her seferinde bizi inandırmayı başarıyordu. Herhalde tırmanırken yolun sonuna odaklanan beynimiz yokuşun orada bittiğini kabul ediyordu ve kıvrıma ulaşıp yolu dönünce bizi bir hayal kırıklığına daha sürüklüyordu.

Gittiğimiz çoğu yerde gördüğümüz en güzel koy ya da manzarayı aklımızda tutabilirken, burada bunu yapamıyorduk. Birbirine benzeyen bir çok güzel manzara ve koy vardı. Bunlar her tırmanılan yokuş sonunda bir hediye olarak önümüzde uzanıyorlardı.

İnerken karşıda gördüğümüz yolları…

… çıktıktan sonra geride bırakıyorduk.

Turun en ciddi yokuşunu bitirdiğimizde başlayan yokuş ise bizi gün batımı ile birlikte Ballıpınar’a ulaştırdı. Yol boyunca bize gerek maddi (çikolata, meyve, çay) gerekse manevi (“Nasıl çıkıyorsunuz buraları, helal olsun, yürüyün be”Smilie: ;) desteklerini eksik etmeyen Ümit abi, Ahmet abi ve Ufuk’un kampçılık müptelası arkadaşları ile Ballıpınar sahilinde buluştuk. Ufuk haricinde herkesin bir işle meşgul olduğu akşamın sonunda nefis bir mangal sofrası ve semaver çayının ve hepsinden ziyade tatlı sohbetin ardından Ümit ve Ahmet abiyi evlerine ve ailelerine yolcu ettik. Kamp ekibi ile bir gecelik yerleşkemizde dalgaların sesi ile uykuya daldık.

Ertesi gün dönüş için geldiğimiz yoldan biraz farklı bir rota kullandık.

İstanbul’a dönüşte Eminönü vapurunu ve marmarayı kaçırdığımızdan, Beşiktaş iskelesindeki son vapuru yakalamak için turun son anlarını yüksek efor ile geçirsek de kendimizi gecenin geç saatlerinde Üsküdar’a atabilmiştik.

Tüm zorluklarına rağmen belki de en çok keyif aldığımız parkurdu Kapıdağ. Bir dahaki sefere olur mu bilmiyorum ama olursa bu tura katılamayan arkadaşlarla beraber olur inşallah diyorum.

Posted in Bisiklet Günlüğü

Phuket

Singapur’dan sonra tatilin ikinci kısmı olan Tayland’daki Phuket adasına geldim. Burada da iki durağım var. Birincisi çok daha populer, kalabalık ve hareketli olan Patong sahili. Otele vardıktan sonra akşam olmadan Andaman denizi ile ilk kez buluşmak için vakit bulabildim. Sıcak deniz suyu mevisimin de etkisi ile bayağa dalgalıydı. Hava gün batımına kadar dalgalarla yarı boğuşup yarı oynadıktan sonra tekrar otelime dönmüştüm.

Patong sahilinde barlar, restoranlar, eğlence kulüpleri ve inanılmaz bir kalabalıkla çok hareketli bir gece hayatı var. Restoranlarda her türlü deniz ürününü bulmak mümkün. Hatta birçok mekan girişinde, sundukları yemeklerde kullandıkları deniz canlılarını sergiliyor. Benim için çok iştah açıcı bir görüntü olmasa da, insanlar çok ilgi gösteriyorlar.

Yer üstünden giden elektrik hatları gelişmişlik seviyesi hakkında hemen bir fikir veriyor. Bir de her tarafta göreceğiniz ve muhtemelen kullanmak için bir ehliyete de ihtiyaç duyulmayan motosikletler var tabi. Her an her yerden çıkabilecekleri için yolda gözünüzü dört açmanız gerekiyor.

Malum, Thai masajı çok meşhur ve bu turistik şehirde de çok sayıda masaj salonu var. Yol üstünde görülen yerlerin bir çoğu çok düzgün mekanlar değil ama düzgün, temiz bir yerde iyi bir masaj yaptırmak da mümkün. Bunun için internette küçük bir araştırma yapmakta fayda var.

İkinci durağım Kata sahilinde bir koyu tamamen kapatan bir oteldi. Burada da sanırım yine muson mevsimi nedeniyle çok dalgalı olan denizin tadını tam çıkaramasam da dalgalarla boğuşmaktan geri kalmadım. 

Kata sahilinde kaldığım süre içinde otelin servisini kullanarak Phuket kasabasını da görme fırsatım oldu. Aslında kasabada çok fazla kayda değer bir şey yok. Benim için en ilginç yanı ilk Budist tapınağını görmem oldu.

Phuket’de aslında görülecek ve keşfedilecek bir çok ada ve sahil var ama ben adanın sadece batı tarafında kaldım. Belki daha fazla zaman ayrılarak daha çok yer de görülebilir.

Posted in Güncel

Singapur

Yeni Zelanda’dan ayrılmanın burukluğu ile yola çıktım ve dün akşam Singapur’a geldim. Singapur’a gelmemin tek nedeni uçuşumun aktarmasının buradan olması. Yani aslına bakarsanız geçiyordum ve uğradım diyebiliriz. Burası anladığım kadarıyla tam bir iş ve finans merkezi. O kadar çok yüksek bina ve alışveriş merkezi var ki, insan hangisi nerede karıştırıyor. Asla karıştırmayacağınız binalar da var tabi, dünyada kaç tane çatısında gemi oturan bina var ki : ) Hava çok nemli ve sıcak, sürekli bir sauna havası hakim. Arap ülkelerine giden arkadaşların anlattığı, dışarıda bunalma içeride üşüme olayını burada yaşıyorsunuz çünkü otobüslerde ve kapalı mekanlarda klimalar son ayar açık. O yüzden 30 derece sıcaklıkta gezerken yanınıza hırka almanız gerekiyor. Bu nedenle ofisteki klima savaşlarında benimle aynı safa omuz veren klima düşmanı arkadaşlarım buradaki mekanlardan çok hazzetmeyebilirler.

Akşam Singapur’a varıp otele yerleştikten sonra, dışarı çıkmak için biraz vaktim oldu. Aslında zaman farkından dolayı uyku gözümden akıyordu ama yeni bir ülkeye gelmenin heyecanı baskın geldi ve tam olarak nereye gittiğimi bilmeden kendimi dışarı attım. Kış mevsiminden geliyor olmamdan sanırım, dışarı kot pantolon ve uzun kollu gömlekle çıkmıştım ve yarım saat içinde üzerime yapıştılar tabi. Amaçsızca dolaşırken kendimi Çin mahallesinde buldum. Cumartesi akşamı olduğu için mi bilmem, sokaklar inanılmaz kalabalıktı. Çin lokantalarını dolduran insanlar acayip bir iştahla yemek yiyorlardı. Çinliler, Yeni Zelanda’da da gördüğüm kadarıyla, yemeyi seviyorlar. Böyle kocaman kocaman kaplarda, içinde çeşit çeşit et, pirinç, nodle, yumurta olan sulu yemekleri çok iştahlı şekilde yiyorlar. Aslında bu kadar iştahlı yemeleri beni meraklandırıyor ama Yeni Zelanda’da Çinli arkadaşım ile gittiğimiz lokantada yediğim ördekten sonra anladım ki damak tadımız biraz farklı onlarla. Yine de yeni yemekleri denemek lazım tabi, nasıl lezzetlerin nasıl mutfaklardan çıkacağı belli olmaz. Işıklı Çin mahallesinden, eğlence mekanlarının olduğu Clark Quay’e geldim. Haftasonu kalabalığı burada da aynıydı. Ortadoğulusundan, Amerikalısına, Kübalısında, İrlandalısına kadar çok çeşitli türde müzikli mekan dolup taşmıştı. Uzak doğu restoranlarını hiç söylemiyorum zaten, onlar tüm yemekli mekanlarda hakimler. Burada sabaha kadar kalacak enerjileri olan insanları bırakıp, otele döndüm, nasıl yatağa girip uykuya daldığımı bilmiyorum.

Ertesi sabah, yine seyahatten dolayı zaman farkına alışamayan bünyem güneş doğmadan uyandı. Bu da otelin çatısından bir gün doğumu manzarası yakalamamı sağladı.

Kahvaltıdan sonra sahile doğru nehir boyunca yürüdüm. Nehirin kıyısında spor yapan insanlar vardı ama ne yazık ki ağaçlar yerine nehri gölgeleyen yüksek binalardı.

Liman boyunca aynı binalar devam ediyordu, denizden gelen bir kişiye burasının nasıl bir şehir olduğunu haber veren devasa gökdelenler.

Ve tabi Marina Bay Sands.

Merlion parkını ve Singapur’un simgesi olan aslan başlı balığı gördükten sonra marinayı dolaşmaya devam ettim.

Marina etrafını dolaşırken, hava raporunun bahsettiği sağnak bastırıverdi. Bir ağacın dibinde benim gibi sağnağa yakalanan birkaç turist ile beraber bekledik. Marina Bay Sands otelinin çatıya çıkmak için talep ettiği ücreti reddederek ve Marina Bay bahçelerini gezmeye halim kalmamış bir şekilde mola için otele geri döndüm. Bu kadar şehir biraz sıkıntı vermişti, o yüzden öğleden sonrası için botanik bahçesine gitmeye karar verdim. Otelin hemen yakınındaki duraktan geçen otobüs botanik bahçesinin kapısına kadar götürdü beni.

Sabahki şehir gerçekten bunaltmıştı beni. Biraz dinlenip, buraya da otobüsle geldikten sonra içeride gördüğüm manzara beni iyice rahatlatmıştı.

Botanik bahçesinin içinde özel başka bahçeler de var. Bunlardan birisi de orkide bahçesi. Tüm alan çok rahatlatıcı ama burası ayrıca güzel tasarlanmış.

Bahçe boyunca orkideler hakkında bilgi veren tabelalar var. Binlerce çeşidi olduğundan bahsediyorlar. Bu kadar çok çeşit orkide olduğunu bilmiyordum. Bu bilgiler ancak bir botanikçinin dikkatini çekebilir ama diğer turistler gibi ben de orkide türlerini araştırmaktansa ortamın keyfini çıkarmaya bakıyorum.

Tabi botanik bahçesinin tadını çıkar sadece diğer turistler ve ben değildim. Bu küçük yaramazlar da kaykaylarını bir kenara bırakmış, belki şu an dünyanın her yerini böyle sandıkları için güzelliğini farketmedikleri bu özel mekanda bir yandan yiyeceklerini yiyip bir yandan da çene çalıyorlardı.

Dönüşü bahçenin diğer ucundaki metro istasyonunu kullanarak Orchard caddesi üzerinden yaptım. Biraz önceki yaşadığım sakinliğin tam aksine burada bir çılgınlık yaşanıyordu.

Birbiri ardına sıralanmış, lüks markalarla dolu alışveriş merkezlerini ve caddeleri insanlar doldurmuştu.

Evet, en başta da dediğim gibi Singapur’a gelmemin sebebi uçuş aktarmamın buradan olması. Eğer sadece Singapur için gelmiş olsam sanırım pişman olabilirdim. Benden size tavsiye, eğer yolunuz buralara düşerse bir görün derim, ama sadece burası için bir gezi planlamak biraz fazla olabilir. O bütçeyi ayırarak gezebileceğiniz dünyada çok daha güzel yerler olduğundan eminim.

Posted in Güncel

Waiheke adası – Auckland, Yeni Zelanda

Dünkü Rangitoto gezisinden sonra bugünkü hedef Waiheke adasıydı ama hem dün tüm gün yürümenin yorgunluğu, hem de havanın nasıl olacağı sorusu beni biraz kararsız bıraktı. Sabah dinlenmiş kalkıp havanın da yağmadığını görünce 12 vapuruna bindim. Hava hala kapalı ve serin olmasına rağmen adaya yaklaştıkça açmaya başladı. Vapur yine Rangitoto’nun yanından geçip Waiheke’ye doğru devam etti.

Adaya indikten sonra ilk olarak Palm plajına doğru gidecektim. Haritamı şöyle bir kontrol ettikten sonra yola düştüm. Artık güneş de kendini iyice göstermişti.

Çok geçmeden, belki bir kaç kilometre gitmişken harika bir koy ile karşılaştım. Adını bile bilmiyordum ama adanın beklediğimden daha güzel olduğu izlemini verdi bana.

Bu arada bisikletini bana ödün veren Myron’a da buradan bir kez daha teşekkür ediyorum. Gerçekten bugün çok işime yaradı. Bu güzel havada bu adayı daha iyi gezemezdim.

Yol ayrımlarında durup haritadan yolumu bulmaya çalışırken arabalarını durdurup yardım etmeyi teklif eden ada sakinlerine de, bundan hiç haberleri olmayacak olsa da : ) teşekkür etmek istiyorum. Yukarı tırmandıkça aşağıdaki sahil ve koy manzaraları görünmeye başlıyordu.

Palm plajına gelince çok sakin ve güzel bir koy ile karşılaştım. Havayı gören ada sakinleri denize girmeseler de güneşlenmek üzere sahile gelmişlerdi. Çantamdaki montumu aldığıma o kadar üzülmedim, çünkü yağmur burada her zaman mümkün ama şortumu almadığıma biraz üzüldüm. Su biraz soğuk olsa da hava sıcak olduğundan belki de denize bile girilebilirdi.

Denize giremesem de ayakkabılarımı çıkarıp sahilde yürümeyi ve ayaklarımı okyanus suyuna sokmayı ihmal etmedim : )

İş yerinde Kerry adında birisi ile tanışmıştım. Eğer Waiheke adasına gelirsem zeytinliğine ve imalathanesine uğramamı söylemişti.  Palm plajından ayrılıp Kerry’nin zeytinliğine doğru yola çıktım.

Yol boyunca ağaçlar ve koy manzaraları eksik olmuyordu.

Kerry’nin imalathanesini ve zeytinliğini görüp, zeytinyağlarının tadına baktıktan sonra artık dönüş yoluna çıkmanın vakti gelmişti. Dönüşte ufak bir yol şaşırması ile kendimi Onetangi koyunda buldum. Aslında buraya gelmeyi planlamıyordum ama burası da bayağa büyük bir plajmış. Buradan yanlış döndüğüm yere kadar dönmek birazcık zoruma gitse de adanın bu kısmını da, yanlışlıkla da olsa, pas geçmemiş oldum.

Yolu şaşırdığım yere geri dönüp vapur iskelesine doğru tekrar yola koyulduğumda artık güneş batışa doğru geçmişti.

Sonuçta güzergahım planladığımdan biraz farklı da olsa aşağı yukarı şöyle bir şey oldu.

Gerçekten beklediğimden güzel bir ada ile karşılaştım. İyi ki gelmişim. Buraları gezerken aslında bisikletle Türkiye’de de gezdiğimiz yerlerde düşündüğüm şeyi düşündüm. Bu sessizlik, doğal güzellik ve temizlik içindeki yerler ile bizim tam bir kaos olan şehir hayatımızı karşılaştırdım. Acaba hayatımızın bir zamanında biz de artık alıştığımız ve kanıksadığımız o kaos hayatından kurtulup böyle sakin ve bizi yıpratmayan bir hayat yaşayabilecek miyiz? Biraz zor görünüyor, ama nasip diyelim.

Posted in Güncel

Rangitoto adası – Auckland, Yeni Zelanda

Öncelikle şunu söyleyeyim, bu bir rehberlik yazısı değil. Benim bloğumu okuyup da Yeni Zelanda’ya gitme ihtimali olan kaç kişi olur onu da bilmiyorum ya : ) Neyse, dediğim gibi bu bir rehberlik yazısı değil, sadece bir anı notudur, o yüzden ada hakkında bilgi almak için lütfen Yeni Zelanda turizm web sayfalarını ziyaret ediniz : )

Bugün, önceki günden aldığım tavsiyeler doğrultusunda Auckland’a gelince kesin görülmesi gereken yerler listesinde ilk sıralarda olduğunu öğrendiği Rangitoto adasına gitmek üzere sabah erkenden kalktım. Ama gel gör ki, tüm hava raporlarının açık gösterdiği hava bulutlu ve soğuktu. Bir de üstüne vapur saati yaklaştığında yağmur başlayınca sanırım bugün gidemeyeceğim dedim kendi kendime ve bir sonraki vapur saatine kadar bekledim. Hava açmadı ama en azından yağmurun kesildiğini görünce soğuğu göze alıp ve kat kat giyinip çıktım. Vapur iskelesine vardığımda benden başka sadece bir çift vardı vapuru bekleyen, hava kötü olduğu içindir diye düşündüm ama sonradan vapuru dolduracak kadar insan geldi. Demek ki bu havayı göze alan sadece ben değildim.

Ferry BuildingVapurda ses kaydından değil, kaptanın canlı yaptığı anons ile adaya gidene kadar etrafımızla ve gideceğimiz ada ile ilgili küçük bir rehberlik aldık.

Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuğun ardından ada karşımızda göründü. Rantigogo yaklaşık 800 yıl önce sönmüş bir volkan. Sanırım yanardağ aktivitelerine göre genç bir volkan olarak değerlendiriliyor. Yeni Zelanda’da ve Auckland’da çok sayıda böyle sönmüş volkan ve krater varmış. Geçen hafta da Mount Eden’dakini görmüştüm. Bir ara fırsat olursa onu da paylaşırım.

Rota için zamana, enerjime göre karar vermemi söylemişlerdi ama kafamda kabaca şöyle bir rota vardı. Zaten adanın içinde yol ayrımlarında anlaşılabilir tabelalar varmış, yolumu bulmanın çok zor olmayacağını düşünüyorum. Hem en fazla nereye gidebilirim ki, sonuçta burası bir ada : )

Bırakın arabayı, motosikleti bisikletin bile yasak olduğu ada el değmemiş bir sakinlik içinde. Sanki hayatın bir uzaktan kumandası varmış da birisi sesi tamamen kapatmış gibi. Sadece arada değişik kuş sesleri duyuluyor. Etrafta ağaç ve parça parça, tortu gibi, siyah kayalıklar var.

Sahil boyunca ilerleyince bir koya (Mckenzie Bay) ulaştım. Deniz çok temiz görünüyordu. Yaz olsa bu yolun üzerinde tam girmelikti aslında : )

Burada mola verip sabahtan kendime hazırladığım sandviçi yedikten sonra, yolun sahil kısmını bitirmiştim. Ha unuttum söylemeyi tabi, bu adada hiç bir şey yok, yani ne bir dükkan ne bir restoran. Sadece ara ara tuvaletler var, o kadar. O yüzden yiyeceğinizi suyunuzu yanınızda getirmeniz gerekiyor. Bunu zaten her yerde söylüyorlar.

Artık tırmanış başlıyordu. Krater yukarıda görünmeye başlamıştı.

Sahil tarafında da, tırmandığım yolda da, aslında adanın her tarafında volkandan çıkan lavlarla oluşmuş siyah kaya parçaları var. Tüm yol boyunca bu kaya denizi size eşlik ediyor.

Kratere yaklaşınca bir yerden itibaren merdivenler başlıyor. Bu arada adadaki tabelalar çok iyi yerleştirilmiş ve açık bir şekilde yolları gösteriyorlar. Hatta tabelalar gösterdiği yolun ne kadar süreceğini de söylüyor ve gerçekten en fazla o kadar sürüyor.

Ve sonunda kratere ulaştığınızda karşılaştığım manzara tüm yola değdi, aslında yolun kendisi de keyifliydi ama zirve gerçekten çok güzeldi.

Dönüşte tamamen bitmiş olmama ve biraz da üşümeme rağmen güzel bir gün geçirdim. Yeni Zelanda’ya bir de yazın gelmek var aslında ama bakalım, nasip : )

Posted in Güncel

Eski

Bu geç yaz ikindisinde bahçede dolaşıyordu. Eylül ortası olmasına rağmen hava hayvanların kendilerini her gördükleri suya atacakları kadar sıcaktı. Bahçenin uzayan çimleri ayak bileklerini geçip bacağına dokunuyor ve hafifçe kaşındırıyordu. Asmanın altından geçerken aşağı doğru sallanan o iri taneli, kalın kabuklu, hafifçe çillenmiş, iri çekirdekli üzümlere baktı. Üzüm dediğin işte tam böyle olmalıydı. Bu asmanın üzümlerine bayılıyordu ve daha güzelini hiç tatmamıştı.  Bu yaz şansları yaver giden ve eli sapanlı küçük çocuklardan, her avına sadece bir fişek atıp hayvana da bir şans veren ilkeli avcılardan, otomatik av tüfeği ile gezip tüm fişekleri ile sürünün üstüne ölüm saçan insafsız yeni yetme delikanlılardan ve bu taraflarda pek de görülmeyen kartal, şahin gibi yırtıcı kuşlardan kurtulmayı başaran yüzlerce sığırcık her ikindi vakti olduğu gibi bahçenin baş tarafına dizili kavakların dallarına konmuşlardı. Bu kavakları babası o daha çok küçükken dikmişti. Boyları ile yarıştığını hatırlıyordu. Şimdi onlar bahçenin mahreminden sorumlu onlarca metre uzunluğunda bekçilerdi ve ikindi vaktinde esen rüzgarda dallarının çıkardıkları ses bahçelerde salıncaklara yatırılıp sallanan çocuklara ninni olurdu. Dizlerini kırdı ve hafifçe çömeldi, sonra birden zıplayarak önce asmanın üzerine bastı, sonra da bir kavak dalından hafifçe destek alarak kendini yukarı doğru attı. Kavak ağaçlarının yanı sıra yukarı doğru yükselirken aşağıdaki asmanın gittikçe küçüldüğünü keyifle izledi. Kavakların seviyesini geçtikten sonra artık etraftaki diğer bahçeler görünüyor ve biraz daha uzakta tarlalar üzerindeki mahsule göre renk renk sıralanıyorlardı. Kendini bildi bileli böyle uçabiliyordu ama her seferinde yine büyük keyif alıyordu o uzun kavak ağaçlarının tepelerinden aşmaktan. Kendini rüzgara bıraktı ve bir iki dalış yaptı, alçaldı ve yükseldi. Birazcık alçalıp sonra daha yükseğe çıkmayı çok seviyordu, evet bu hisse bayılıyordu.

Birden uyandı. Gözlerini hemen açmadı. Çocukken de bu oyunu oynamayı çok severdi. Uyandıktan sonra gözünü açmadan odanın içini kafasında canlandırmayı denerdi. Özellikle o geceyi yabancı bir odada geçirmişse. Bir tanıdık, bir akrabanın misafir olunan evi, bir okul tatilinde bir kaç günlüğüne gelinen baba evi, uzak bir memlekette bir otel odası, köyde bayram sabahlarında dedesinin evinin kireç boyalı bir odası. Gözünü açtığında göreceği ilk şeyi düşünür ve gözünü açmadan odayı kafasında kurmaya çalışırdı. Belki bir kaç saniyeden oluşan bu kurgulama eğer göz açıldığında farklı bir görüntüyle sonuçlanırsa bu hoşuna gider ve tekrar gözünü kapatıp yeni odayı kafasında tekrar kurmaya çalışırdı. Sağ tarafta sarı boyalı bir kapı, arkasında bir hırka ve bir ceket asılı. Hemen solunda tek dirsekle kurulmuş bir soba. Borunun bacaya girdiği yerde diğer duvar başlıyor. Borunun altında duvara asılı kılıf içinde bir Kur’an. Kapının sol tarafındaki elektrik anahtarından çıkan kablo duvardan yukarı doğru çıkıyor. O da duvar gibi kireç boyalı. Diğer duvarda boydan boya devam eden bir raf, üstünde bir kaç dini kitap, bir fincan takımı, cam kase ve bardaklar sıralanmış. Rafın üstüne bir bakır plaka, “TCDD hizmetiniz için teşekkür eder”. Tavanda dikine dizili kalaslar arasına dizilmiş tahtalar ve üzerlerinde türlü ağaç izleri. Ortadaki kalasın ortasından aşağı inen bir lamba. Evet artık gözünü açmaya hazır.

Gözünü açtı. Hemen geri kapattı.

Yine neredeyse inanmıştı. Bu kadar inandırıcı ve gerçekçi rüyaları nasıl görebiliyor bir türlü akıl erdiremiyordu. Biraz önceki bahçeyi sadece görmemiş, onu tüm benliği ile hissetmişti. Bahçenin otlarının bacağında bıraktığı kaşıntı sanki hala oradaydı, üzümlere o kadar imrenmişti ki ağzı sulanmıştı. Hadi bunların hepsi bir yana bir kaç saniye önce uçmasına hiç şaşırmıyor bunu yılların bir alışkanlığı olarak yapıyordu. Böyle çılgın bir düşünce bile rüya aleminde ona gayet normal gelirken uyandıktan sonra kendisini köyde dedesinin evindeki o odada hissetmesi bir şey sayılmazdı. Gerçeğe dönmesi için bir göz açıp kapama süresi yetti. Tekrar gözlerini açtı.

Karşısında bir masa, üzerinde rastgele bir şeyler. Sol tarafında duvara monte edilmiş bir raf üzerinde küçük ekran bir televizyon. Sağ tarafta hafif aralık pencereden içeri sabahın taze ve pırıl pırıl ışıkları süzülüyor, tül perde ara ara esen hafif rüzgarda bir kalkıyor, bir iniyor. Yatağın başındaki komidinde bir abajur, yanında bir kitap, kitabın üstünde gözlükler. Pencerenin hemen önünde bir koltuk, üzerinde bir hırka, önünde bir sehpa. Gözlerini kapatıp biraz önceki alemine dönmeyi, en azından oradaymış gibi biraz daha hissetmeyi diledi. Uçmasa bile dedesinin evinin o kireç boyalı odasında uyanmayı ne kadar çok isterdi bu sabah. Bazen eğer hiç kimseye söylemez ve çok içten isterse birisinin karşına çıkıp ona böyle bir mucize teklif edeceğini düşünürdü. Belki bir peri, belki bir pir-i fani. Bilmiyordu ama neden olmasındı ki? Belki de ömrünün son deminden böyle bir mucize ile çocukluğuna dönmüş ve sırrını çok iyi saklayan bir sürü insan vardı. Çok içten bunu istemişlerdi ve sırlarına sadık kalmışlardı. Gözlerini kapatıp bir kez daha bunu ne kadar istediğini düşündü ama anlaşılan bu mucize ile karşılaşma zamanı bu sabah da değildi. Yavaşça gerçekliğe teslim olarak gözlerini tekrar açtı.

Kapı usulca çalındı, içeri gül yüzlü Şevval hemşire girdi. Evet, tabi ya bugün onun nöbet günüydü. Nihayet. O somurtkan hemşirelerden iyice usanmıştı kaç gündür. Şevval bir taneydi. Konuşmasıyla insana yaşama sevinci verir, muhabbeti gönülleri ısıtır, geçtiği yerleri gençliğinin ve güzelliğinin tazeliği ile ışıtır, yeşertirdi. Öyle ki bu sabah rüya gibi bir rüyadan kupkuru bir gerçekliğe uyanarak hayal kırıklığı dolmuş bu odayı bile neşesi ile yaşam ile doldurmuştu.

“Günaydın Handan Hanım! Nasılsınız bu sabah, iyi uyudunuz mu bakalım? “

Elindeki tekerlekli sandalyeyi sürerek yatağın başına kadar geldi.

Siz bugün iyice tembellik etmişsiniz, herkes çoktan indi kahvaltıya. Rüyanız tatlı geldi galiba, ha? Nurten Hanım sizi sorup duruyor aşağıda. Hadi bakalım, siz de üzerinizi değiştirin de inelim kahvaltıya artık.”

Omuz verip tekerlekli sandalyeye geçmesine yardım etti gül yüzlü Şevval hemşire. Koridorda bugün ziyaretçesi geleceklerin sabah telaşesi vardı. Kimi erkenden kalkıp banyo yapmış, dolaptan bayramlıklar çıkarılmış, güzel kokular sürülmüştü. Aşağıdan ihtiyarların pek de alışık olunmayan sesli sohbetleri, gülüşme sesleri geliyordu. Yemek salonuna girer girmez Nurten Hanım el salladı yanını göstererek. Şevval hemşire onu kahvaltı masasına bıraktıktan sonra yine iştah çağıran bir enerji ile afiyet olsun dedikten sonra ayrıldı.

“Nasıl oldun Handan?”

Nurten’in yüzünde bu sabah güller açıyordu. Son zaman arkadaşının yüzüne, gözlerine ve etrafındaki kırışıklıklara baktı. Bu kırışıklıklarda çok uzun zamanın dostluğunun uyandıracağı bir aşinalık ve sıcaklık hissetti. Yetmişine yaklaşmış bir kadın için hala güzel sayılırdı. Hem burasının ortalamasına göre genç bile denebilirdi onun için. Aslında her zaman sebebini anlayamadığı bir enerjisi vardı bu kadının ama bugün bir başka olduğu belliydi. Sanki gençlik iksiri bulunmuş ve bu sabah o iksirden bir iki damla tadan ilk kadın o olmuştu.

“Hani ne zamandır şu Mümtaz Bey bana manalı manalı bakıyor diyordum ya. Dün akşam yemekten sonra sen odana çıkınca yanıma geldi. Çay almış benim için de. Ya öyle bakma, işte sohbet ettik biraz. Çok beyefendi bir adam.”

Anlaşılmıştı, gençlik iksirine ne hacet, Nurten Hanım dün gece ab-ı hayattan içmişti.

“Bak sen, beyefendi demek?” dedi hafifçe gülümseyerek.

“Bugün bahçede beraber dolaşmayı teklif etti. Bir iki tane de kitap getirecek bana. Mutlaka okumalıymışım. Sen neden böylesin, gece iyi uyuyamadın mı? Ağrıların mı arttı yoksa yine?”

Sabaha karşı gördüğü rüya, uykusuz geçen yarı geceyi de, ağrılarını da unutturmuştu.

“Yok iyiyim Nurtencim.”

“Bugün yine kalabalık olur burası. Of, şu haftasonlarını hiç çekemiyorum. Oğlu kızı gelen şu ihtiyarların da havasını hiç anlamıyorum. Neyine sevinip, övünüyorlarsa evlatlarının. Sanki buraya gelmekle çok bir şey yapıyorlar. Adamlar sizi bırakıp gitmiş işte, daha neyiyle övünüyorsunuz. Yok oğlu terfi almış da yok kızı müdür olmuş da, yok torunu falanca birincisi olmuş da.”

“”

“Ya bence sen hiç üzülme gelmiyor diye. Ya bak biz burada birbirimize yeteriz. Gelse ne yapacak ki, bir iki kuru kelam sonra güle güle.”

“Oğlum gelecek bugün. Geçen haftasonu telefonda söyledi, haftaya geleceğim dedi.”

“Kendini kandırma Handan, en son ne zaman geldi ki? Bence boşver artık. Bak burada kimseye ihtiyacımız yok, biz birbirimize yeteriz.”

Nurten Hanım’ı biraz da bu yüzden çok seviyordu. Onun düşündüğünün aksine bir şey söylemesi imkansızdı. Aslında oğlunun onu çok sevdiği, elbet işleri olduğu ve ilk fırsatta onu ziyarete geleceğini söylemesini isterdi arkadaşının, ama o her zamanki gibi aklında ne varsa onu çekinmeden rahatça söylüyordu ve arkadaşı böyle yaptığında Handan Hanım hiç kırılmıyordu. Ama Nurten bu sefer yanılıyordu, oğlu bugün mutlaka gelecekti. Bunu hissediyordu ve hisleri onu genelde yanıltmazdı.

Kahvaltıdan sonra salon kısmına geçtiler. Nurten Hanım yine havadan sudan bir şeylerden bahsetti. Mümtaz Bey’i bekliyor ama heyacanını gizlemeye çalışıyordu. Nihayet Mümtaz Bey elinde birkaç kitapla geldi, hanımları nazikçe selamlayıp Handan Hanım’ın hatırını sorduktan sonra Nurten Hanım ile beraber bahçeye çıktılar. Ona da ısrar ettilerse de Handan Hanım, burada kalıp biraz dinlenmek istediğini söyledi.

Şimdi Handan Hanım, kahvaltı sonrası ziyaretçilerini bekleyen arkadaşlarının telaşesini izliyordu. Birbirlerine oğullarından, kızlarından, torunlarından bahseden huzurevi sakinlerini. Pencereden bakınca uzakta bahçenin bir köşesinde bir bankta oturan Nurten Hanım ile Mümtaz Bey’i gördü. İkisi de bankın birer ucunda elleri iki yanlarında banka dayanmış bir şekilde oturuyorlardı. Mümtaz Bey konuştukça Nurten Hanım yere bakıyor, ayağının ucu ile toprağı karıştırıyordu. Sanki lisede sabahki dersten kaçıp parkta buluşan aşıklar gibiydiler. Mümtaz Bey ellerini önünde kavuşturdu ve hala önüne bakarak konuşmaya devam ediyordu. Nurten Hanım, bir ara başını ona çevirdi ve ona alttan bir bakış attı. Sonra ellerini dizlerinin önünde kilitledi. Hayatlarının ilk baharları kim bilir nasıl sona ermiş iki insan birbirlerinde ikinci bir baharı belki de ilkinin heyecanı ile yaşıyorlardı. Handan Hanım’ın içinde belki de çok uzun zamandır duymadığı bir yer sızladı. Gözünün önünden birkaç kare hızlı hızlı geçti. İhtiyar çifte sevgi dolu gözlerle ve imrenerek baktı.

Orada, salonun bu köşesinde, pencerenin önünde eskiyi düşünürken ne kadar zaman geçti bilemedi. Nurten Hanım için ise zaman çoktan durmuştu, arkadaşının yanına geldiğinde neredeyse öğle yemeği vakti gelmişti. Nurten Hanım, kendini arkadaşının yanındaki koltuğa bıraktı, gözlerini kapatıp bir süre arkasına yaslandı. Sonra, başını çevirip arkadaşına baktı ve onun o içten gülümsemesi ile ona baktığını gördü.

“Çok mutluyum Handan” dedi. “Ömrümün geri kalanında beklemediğim bir mutlulukla mutluyum.”

Handan Hanım, arkadaşının elini tuttu ve avucunun içinde sıktı. Arkadaşının mutluluğunu gülen gözleri ile paylaştı. Ziyaretçileri gelip yanlarından ayrılanlar kısa süren mutluluklarının ardından yaşadıkları buruklukla yemek salonuna doğru ağır ağır ilerliyorlardı.

Nurten Hanım, “Deli gibi aç hissediyorum Handan” dedi. “Uzun zamandır olmayan bir iştahla yemek yemek istiyorum. Off, kokuya bakılırsa kadınbudu var bugün. Gelen misafirler için yaptılar herhalde. Hadi gidelim biz de, olur mu?”

“Kadınbudu köfte mi?” diye sordu Handan Hanım bir onay beklercesine. Arkadaşı her zaman ondan daha iyi koku alırdı.

“Evet, kokuyu duymuyor musun? Buraya kadar geldiğine göre servise başlamış olmalılar.”

Kadınbudu köfteyi pek güzel yapardı Handan Hanım. Oğlunun ta küçüklüğünden beri bunun için nasıl deli olduğunu hatırladı. Yatılı okuldan tatil için geldiği akşam mutlaka pişirirdi Handan Hanım bir tanesi için. O köfteleri birer ikişer iştahla yerken oğlunu izler, hayatında daha mutlu bir anının olmadığını düşünürdü. Arkadaşı sandalyesini sürerek beraber yemek salonuna geldiler.

Sofraya oturduklarında gerçekten Nurten Hanım büyük bir iştahla yemeğe başladı. Arkadaşının tabağına dokunmadığını farketmedi bile. Handan Hanım, masadan aldığı bir kaç peçeteyi üst üste ekledi. Sonra tabağındaki köfteleri peçetelerin arasına sarıp hırkasının cebine koydu. Bunu etrafına sezdirmeden yapmaya çalıştı ve sonra salatadan, püreden bir iki lokma aldı.

Nurten Hanım yanılıyordu, oğlu bugün gelecekti, çünkü geleceğim demişti. O gelince ona bir sürpriz yapacak ve yıllar yıllar önce yaptığı gibi oğlu köfteleri iştahla yerken onu seyredecekti. Yemekten kalkınca Nurten Hanım’dan onu yine salondaki o pencerenin önüne götürmesini rica etti. Camın perdesini hafifçe araladı ve bahçe kapısını görecek şekilde sandalyesini konumlandırdı. Muhtemelen sabahtan torunun kursu ya da antrenmanı vardı, o yüzden gelememişti. Kesin torununu da alıp öyle geleceklerdi. Hem daha saat iki bile değildi. Akşama çok vakit vardı. Sabırsızlanmasının alemi de yoktu. Mutlaka geleceklerdi. Aylardır onu görmediği için oğlu da onu çok özlemişti, buna emindi. Hem zaten işleri fırsat verse neden görmeye gelmesindi ki annesini, hem de evi hemen şuracıkta iki semt ötedeyken.

Gün aşmış, güneş akşama doğru ilerliyordu. Huzurevinin bahçesindeki kavak ağaçlarının dallarına serçeler konmuş sesleri salonu sarmıştı. Bu yaz ikindisini, sıcağın serinliğe doğru adım adım döndüğü bu saatleri çok seviyordu. Gözlerini kapatıp memleketindeki sığırcık kuşları kadar gür ses çıkarmasalar da bu minik kuşların seslerini dinlemeye verdi kendini. Sonra sandalyesinden doğrulmayı denedi, sanki bu huzur ona bir canlılık ve güç vermişti. Hafifçe doğruldu, cama doğru yürüdü. Pencereyi yukarı doğru kaldırıp başını dışarı çıkardı. Güneş bahçenin başındaki ağaçların arkasından gün batımına doğru ilerliyordu. Pencereye basıp dışarı çıkmak istedi. Adımını atınca birden kendini çok hafiflemiş hissetti. Pencereden hemen dışarıdaki banka bastı ve bastığı yerden güç alarak kendini yukarı doğru itti. İşte yine oluyordu, serçeleri bir bir selamlayarak ağaçların yanında yükselmeye başladı. Bahçenin başındaki ağaçların en tepesindeki dallarda bir kez daha kuvvet alarak kendini daha da yükseğe attı. Şimdi, huzurevinin çatısı ve etrafındaki binaları ilk kez görüyordu. Hayret, bu sefer uçmasına şaşırıyordu, rüyada olsa bunu hiç garipsemez çok doğal karşılardı. Güneşin batmasının tersine o yükseldi, yükseldi, yükseldi.

Nurten Hanım, Mümtaz Bey’den ayrılıp onun için de aldığı çayı ile birlikte arkadaşının yanına geldi. Pencerenin önünde karşı koyamadığı bir umut ile oğlunu bekleyen arkdaşını şefkat dolu bakışlarla bir süre izledi. Sonra koltuğun üzerindeki hırkasını üzerine örtmek istedi. Handan Hanım’ın elini dizinin üstüne koymak isterken birden irkildi ve geri çekildi. Cansız el sandalyenin yan tarafına düştü.

Ertesi gün beklenen yolculuğuna bir arkadaşlarını daha uğurlamak için tüm huzurevi sakinleri toplanmıştı. Hepsi birer birer helallik verdikleri arkadaşlarının arkasından dua okudular. Nurten Hanım ve bir kaç tanesi Handan Hanım’ın oğluna kızgınlıkla baktılar. Ne Nurten Hanım ne Şevval Hemşire ne de cenazeyi odasına taşıyan görevliler Handan Hanım’ın cebindeki köftelere bir anlam veremediler. Hatta görevlilerden bir kaçı haddini bilmeyerek kadının aç gözlülük yaptığını, odasına yemek taşıdığını falan konuştular kendi aralarında. Handan Hanım’ın oğlunun ise kendisi için saklanan bu küçüklük hatırasından hiç haberi olmadı. O gün toprağa Handan Hanım ile birlikte bir annenin, bir anneden başka hiç kimsenin anlayamayacağı şefkat duygusu da gömüldü.

 

Posted in Güncel

Gece

Dolmuşta kendisinden başka günü henüz bitirememiş ama kendileri çoktan bitmiş birkaç yolcu daha vardı. Belli ki bunlar son durağa kadar gidiyorlardı. Bu sefer ineceği yere en yakın mesafede durması için şoföre ne zaman sesleneceğini tekrar düşündü. Karakolu geçince tam börekçinin önündeyken. Eğer münasebetsiz bir yabancı kendisinden önce davranmazsa bu şekilde tam gireceği ara sokağın başında inebilirdi. “Müsait bir yerde!”.

İndi, evet tam istediği yerde. Bu saatte tek tük arabaların geçtiği caddeden artık elin eteğin çekildiği sokağa girdi. Gece hava daha da sertleşmişti. Kabanının başlığını kafasina geçirdi, çenesine kadar çektiği fermuarının içine biraz daha gömüldü. Çok değil, daha yarım saat önce kahkahalarla gülen, hikayeleri birbiri ardına sıralayarak anlatan sanki o değildi. İnsan nasıl böyle bir neşeden böyle bir karamsarlığa dönebiliyordu, hayret ediyordu. Uzayan sokağa ve birbirine bitişik sıralanan apartmanlara, yanan ışıklara baktı. Işığı yanmayan katlardakiler daha eve gelmemiş miydiler acaba? Ya da bugün çok yorulmuşlar da uykuya kendilerini erken mi teslim etmişlerdi? Sonra kendi evini dusundu. Telefonunda ev diye kayıtlıydı burası, evim diye kayıtlı olan hala baba ocağıydı. Ev arkadaşlarını düşündü sonra, bugün bulaşık sırası onda mıydı? Cumartesi, Pazar, Pazartesi. Yok, Allah’tan onda değildi, şu an gerçekten hiç hali yoktu. Daha biraz önce bıraktığı sohbet meclisine, evde selamları hala sıcak arkadaşlarına, hep onu düşündüklerini bilmekle kalmadığı her zaman en güçlü haliyle hissettiği ailesine rağmen acı bir yalnızlık hissetti. Gece vakti evlerin ışıkları ile aydınlanan bu sokakta ne kadar mutsuz olduğunu, hayatın kendisine nasıl da talihsiz davrandığını düşündü. Mırıldandığı bir şarkı üzerindeki melankoliyi artırıyor, yukarılardan bir yerden bu sokakta yürüyen adamı seyrediyor ve sanırım bu biraz da hoşuna gidiyordu.

Biraz ileriden sola saptı. Belediyenin temizlik işçilerinin üst sokaktan sesleri geliyordu ama henüz buraya uğramamışlardı. Evet bugün pazardı ve pazar sokağı tam bir savaş alanı gibiydi. Ezilmiş domatesler, çadırları bağlayan halatların parçalari, kırılmış kasa artıkları, etrafa saçılmış artık pek tanınmaz halde kıvırcık, marul, salata malzemeleri, sağdan soldan yuvarlanan portakallar, kabuğundan ayrılmış, içi asfalta yapışmış mandalinalar. Yol üstündeki artıklara basmamaya çalışarak zigzaglarla yürümeye devam etti. İlerideki yol ayrımında sanki bir şeyler toplayan bir karaltı farketti. Yok, bu saate pazarcı falan kalmazdı. Onlar çoktan çadırlarını toplamış, kamyonetlerini yüklemiş ve gitmişlerdi. Yaklaştıkça bunun bir kadın olduğunu anladı, evet ihtiyar bir kadındı bu. Etrafa saçılan pazar artıklarının arasından kasa parçalarını buluyor ve bir kenara yığıyordu. Bazı kırılmamış parçaları kaldırımın kenarına yaslıyor ve ayağı ile basarak parçalıyordu. Yaklaştıkça yavaşladı ve ihtiyar kadını izlemeye başladı. Kadın arada başörtüsünü düzeltiyor, çivili parçalara dikkat ediyor ve galiba temizlikçiler gelmeden işini bitirmek için acele ediyordu. Yaklaştıkça içinde bir yerin sızladığını hissetti. Dolunaylı bir gecede babası ile beraber üç tekerli bisiklete yükleyerek taşıdıkları talaş dolu çuvallar aklına geldi. Babası dolunayları hiç kaçırmaz, her seferinde ona gösterirdi. “Bak oğlum, ay ne kadar güzel!”. O kış gecesi de bu gece gibi bulutsuz gökyüzünde ay pırıl pırıldı. Elini cüzdanına attı, çıkardığı parayı kolay ulaşabileceği bir cebine koydu ve ihtiyar kadına doğru yaklaştı. “Kolay gelsin teyze.”

“Sağolasın oğlum”.

“Ne yapıyorsun burada teyze?”

“Bu kasalar, pazarcıların zayi olan kasaları. Burada bırakıyorlar, bizim de almamıza birşey demiyorlar.”

Kadın bir yandan onunla konuşuyor, bir yandan da parçaları istifliyordu. Sonra devam etti.

“Biz şu aşağı tarafta oturuyoruz. Kış ortası kömür bitti. Odun da alamadık. Bu çıtalar iyi oluyor. Biraz çabuk geçiyor ama çabuk da ısıtıyor. Her pazar bunlardan bir sürü oluyor burada. Oğlum var benim, gelinim bir de torunum, 3 aylık. Aslında bebek olmasa bu soğuklar bize bir şey yapmaz oğlum, kömürsüz de geçiririz, bir şey olmaz ama bebek hasta olur, o yüzden her hafta topluyoruz bu çıtalardan.”

Bu sefer soğuktan değil, duyduklarından donmuştu, hatta elleri titriyordu. Kabanının cebindeki elinde biraz önce cüzdanından çıkardığı parayı tutarak,

“Teyzecim..” dedi. “Sana biraz yardım etmek istiyorum.”

“Yok oğlum sen yorulma dedi kadın. Oğlum el arabası ile biraz önce topladıklarımızı götürdü. Birazdan gelir yine. Yalnız değilim ki ben, oğlum var benim beraber topluyoruz.”

Kadının gözlerinde ne keder ne de yorgunluk vardı. Torunu için odun diye şu çıta parçalarını  toplayacak, evini ısıtacaktı. Yaptığı işin gururuyla bulduğu bu nimetin sevincinin karışımı bir neşe vardı halinde. Eli kabanın cebinde öylece kaldı. Karşısında donmuş duran delikanlıya baktı ihtiyar kadın. Anlamadı halini, görmedi cebinde donan elini, göğsünde titreyen yüreğini.

“Oğlum gel, istersen sen de topla. Biz bir araba götürdük zaten, kalan ikimize de yeter. Gel bak burada da var.”

O zaman cebinde donan eli kim bilir kaç el gezmiş kirli kağıt parçasını sıktı, buruşturdu. O zaman anladı bu kadında cebindeki üç kuruştan çok çok kıymetli bir şey var. Bu gece sıcak evinde oturan nice kişiye nasip olmayan, içine dünyayı koysan bol gelecek kocaman bir yürek. Bu yürek karşısında beş para etmez o üç kurusu uzatmaya utandı.

Elini hiç cebinden çıkarmadan “Sağolasın teyze” diyebildi boğulan sesiyle. “Kolay gelsin.”

“Sağolasın oğlum, selametle” dedi kadın. Arkasından kısa bir süre baktı, sonra işine döndü.

Temizlikçiler pazarın son sokağına girerken gözleri dolu bir genç hiç beğenmediği evinin kaloriferli sıcağına doğru bu gece utanarak yol alıyordu.

 

Posted in Güncel

Yolculuk

Bizde artık gelenektir gurbette olmak. Yaşadığın, alıştığın yerin başka olması ait olduğun, bağlı olduğun yerin başka. Nerelisin deseler bu şehirliyim diyemezsin, yol verseler bırakıp bu şehri gidemezsin. Öyle içindesindir bu şehrin ve memleket senin öyle içindedir. Bayramlarda içimdeki ses beni çağırır. Köyümünkinden başka camilerde kıldığım birkaç bayram namazı gelir aklıma ve içimin nasıl burkulduğu o bayram sabahlarında. Ondandır haftalar önce yolculuğu planlamam. Uçak hala çok yenidir ve fiyatı neredeyse bir asgari ücret maaş. O kadar saat yol hiç çekilir değildir elbet ama yine o yılların emektar otobüs firmasının yolunu tutarım. Bazen bir şubedir biletleri satan başka bir sürü kardeş, kaderdaş Anadolu şehrinin otobüs firmasıyla birlikte. Bazen de erinmez otogara giderim. Nereye gittiğini sorup tahmin etmeye çalışan birkaç kişiyi atlattıktan sonra o tanıdık amblem, o tanıdık logo, o tanıdık yazı ile girerim yazaneden içeri. Duvarda firmanın kurucusunun gençlik yıllarından kalma bir fotoğrafı karşılar beni bir de mutlaka bir memleket manzarası. Verdiğim selama çoğu zaman hep bildiğim ama nicedir ne duyduğum ne de kullandığım bir şive cevap verir. Otobüsün tarihi ise o haftanın cuma akşamıdır işte ama ayın kaçı sorusu için en büyük yardımcı duvardaki takvimdir. Ufacık bileti o dışındaki kocaman kabı cebe sığmaz yapar ama ben bugüne kadar o kabı almamayı öğrenecek kadar bilet almışımdır zaten.

Artık gün bellidir. Günü sayılı olan hangi zaman gelmemiştir ki. Ben öleceğime tam kalbimle ne zaman iman ettim bilir misiniz? Askerden teskere aldığım gün. O zamana kadar da tabi ki öleceğimi biliyordum ama kalbim o zamanın geleceğine çok da ikna olmuş değilmiş. Ne zaman ki hiç gelmeyeceğini sandığım teskere günü geldi çattı, o zaman anladım belli olan her tarihin hemen nasıl da geliverdiğini. Nasıl ki mezuniyet günleri, proje teslim tarihleri, yıl dönümleri, doğum günleri peşi peşine geliyor, muhtemelen bu satırların hatırası hala zihnimdeyken gelecek son nefesin o anı.

İşte takvime gelmesini bekleyeceğim bir tarih daha düşerim bu biletle. Eve yolculuk.

İş çıkışı alelacele hazırlanan bir valizle çıkarım yola. Bu seyahat her ne kadar artık oldukça sıradan bir hadise de olsa, vardır yolcu eden birileri hala. Belki de uzun zamandır içimi bu kadar ısıtmayan bir yoldaşlıktır bu. Valizin ağır mı diye sorar yolcu eden ve paran var mı diye ekler tam ayrılacağım zaman yılların alışmışlığı ile. Bu çok sıradan, belki gelişigüzel söylenmiş söz birden kendimi çok iyi hissettirir. O zaman buraya tekrar dönmek istediğimi düşünürüm. O zaman her şeye rağmen arkamı kollayacak arka-daş-ım var derim önümdeki hayat için içimde bir kuvvet hissederek.

Yine vaktinden önce gelmişimdir her seferinde daha geç çıkmaya çalışsam da. Parmak arası terliği, bermuda pantolonu kulağında müziği ile bekleyen de vardır otobüsü, elinde çuvalı etrafında çoluk çocuğu ile bekleyen de. Bazen yazıhanede bekleyen o aşina sima bir de çay ikram eder bana geciken otobüsün mes’ulü o imiş gibi gizli bir özür dileyerek.

Sonra otobüs yola başlar ben düşünmeye. Yol kenarındaki evleri, evlerdeki ışıkları izleyerek dalarım düşüncelere. Eve giden yolun mutluluğu ile karışık bir sarhoşluk çöker üstüme, günün yorgunluğu ile bir olur tatlı bir uykuya salarlar beni. Artık gün ışığında yolun sonunun habercisi dağlar parlayan sabah güneşinde görünene kadar bir dalar bir çıkarım bu uykuya ve uyanana kadar bir memleket sabahına.

 

Posted in Güncel

Bir Anadolu Hikayesi

Sabah güneş doğmadan kalktı, sırtına hırkasını aldı. Kapı aralığından çocuklara baktı, ikisi de uyuyordu. Koridoru geçip arka balkona doğru yürüdü. Gece çok soğuk olmuştu, belliydi. Balkondan dün akşamdan hazırladığı talaş dolu kovayı aldı ve çocukların yattığı odaya geldi. Küçükken annesinin sabah sobayı yakarken çıkardığı gürültüyü dinlediğini ve sıcak bir odaya uyanacağı için uyku ile uyanıklık arasında duyduğu mutluluğu hatırladı. Acaba çocukları da kapalı gözlerinin arkasında şu an onun çıkardığı gürültüyü dinliyorlar mıydı?

Bu sene kömür alamamışlardı ya sanki ona inat kış da daha bir çetin geçmişti. Kömür olsa geceden yanan sobanın sıcaklığı sabah da odanın ılık olmasına yeterdi ama talaştı bu işte, bir solukta yanıp tükeniyordu. Çocukları okula yolcu etmek için illa ki sobayı yeniden yakması gerekti.

Oğlunun yattığı divanın hemen başucunda yeni alınmış lacivert eşofmanları duruyordu. Beden eğitimi dersi için istemişlerdi okuldan. Tam da ay ortasıydı ama okul deyince kocası için akan sular duruyordu. Ay sonu zor gelecek olsa da eşofmanlar hemen alındı. Tabi bunu gel de küçük kızına anlat, tüm akşam o da yeni bir takım eşofman isteyip durdu. Gözleri şişmişti ağlamaktan ama gel gör ki bir takım daha almak bu ay için imkansızdı. Zaten aldıkları iki çekyatın taksitlerini zar zor ödüyorlardı. Ev sahibindeyse sanki hiç insaf kalmamıştı. Bu yıl da zam zam diye dayanmıştı kapılarına. Kocası da bu ay çok bunalmıştı, belliydi. Akşamları hep hesap yapıyordu da bir türlü denkleşmiyordu işte. Gelinlik bileziklerini ve genç kızlığında öğrendiği sanat ile dokuduğu o hereke halıyı satalı çok olmuştu. Geriye birşey kalmıştı, bunu ikisi de biliyor ama o hiç düşünmek istemiyor, kocası ise söyleyemiyordu. Çocukları uyandırdı, ellerini yüzlerini yıkayıp kahvaltı sofrasına oturacaklarken minik kızın uykulu gözleri abisinin yatağının baş ucundaki eşofmanlara takıldı. Yine dudağını büzdü, sofranın başında gözünde yaşlarla “Bana ne işte ben de eşofman istiyorum” diye ağlamaya başladı. Kadın kocasına baktı, kocası sofraya baktı. Kız ağladı. Abisi sustu.

Ertesi sabah yine kalktı genç kadın. Bu sefer diline küçükken radyoda Mustafa Sağyaşar’dan dinlediği bir şarkı takılmıştı. Sobayı yaktı, kahvaltı sofrasını kurarken çocuklara seslendi. Minik kız gözlerini ovuşturarak kalkarken birden bir çığlık attı. Yatağının başında toz pembe renkte yepyeni bir takım eşofman duruyordu. Sevinçten çıldırmıştı, ne yapacağını bilemeden eşofmanı abisine gösteriyor, babasını öpücüğe boğuyordu. Ne minik kız ne de abisi çay dolduran annelerinin yüzük parmağının boş olduğunu ve babalarının o tarafa bakamadığını farketmedi.

 

Posted in Güncel