Gece

Dolmuşta kendisinden başka günü henüz bitirememiş ama kendileri çoktan bitmiş birkaç yolcu daha vardı. Belli ki bunlar son durağa kadar gidiyorlardı. Bu sefer ineceği yere en yakın mesafede durması için şoföre ne zaman sesleneceğini tekrar düşündü. Karakolu geçince tam börekçinin önündeyken. Eğer münasebetsiz bir yabancı kendisinden önce davranmazsa bu şekilde tam gireceği ara sokağın başında inebilirdi. “Müsait bir yerde!”.

İndi, evet tam istediği yerde. Bu saatte tek tük arabaların geçtiği caddeden artık elin eteğin çekildiği sokağa girdi. Gece hava daha da sertleşmişti. Kabanının başlığını kafasina geçirdi, çenesine kadar çektiği fermuarının içine biraz daha gömüldü. Çok değil, daha yarım saat önce kahkahalarla gülen, hikayeleri birbiri ardına sıralayarak anlatan sanki o değildi. İnsan nasıl böyle bir neşeden böyle bir karamsarlığa dönebiliyordu, hayret ediyordu. Uzayan sokağa ve birbirine bitişik sıralanan apartmanlara, yanan ışıklara baktı. Işığı yanmayan katlardakiler daha eve gelmemiş miydiler acaba? Ya da bugün çok yorulmuşlar da uykuya kendilerini erken mi teslim etmişlerdi? Sonra kendi evini dusundu. Telefonunda ev diye kayıtlıydı burası, evim diye kayıtlı olan hala baba ocağıydı. Ev arkadaşlarını düşündü sonra, bugün bulaşık sırası onda mıydı? Cumartesi, Pazar, Pazartesi. Yok, Allah’tan onda değildi, şu an gerçekten hiç hali yoktu. Daha biraz önce bıraktığı sohbet meclisine, evde selamları hala sıcak arkadaşlarına, hep onu düşündüklerini bilmekle kalmadığı her zaman en güçlü haliyle hissettiği ailesine rağmen acı bir yalnızlık hissetti. Gece vakti evlerin ışıkları ile aydınlanan bu sokakta ne kadar mutsuz olduğunu, hayatın kendisine nasıl da talihsiz davrandığını düşündü. Mırıldandığı bir şarkı üzerindeki melankoliyi artırıyor, yukarılardan bir yerden bu sokakta yürüyen adamı seyrediyor ve sanırım bu biraz da hoşuna gidiyordu.

Biraz ileriden sola saptı. Belediyenin temizlik işçilerinin üst sokaktan sesleri geliyordu ama henüz buraya uğramamışlardı. Evet bugün pazardı ve pazar sokağı tam bir savaş alanı gibiydi. Ezilmiş domatesler, çadırları bağlayan halatların parçalari, kırılmış kasa artıkları, etrafa saçılmış artık pek tanınmaz halde kıvırcık, marul, salata malzemeleri, sağdan soldan yuvarlanan portakallar, kabuğundan ayrılmış, içi asfalta yapışmış mandalinalar. Yol üstündeki artıklara basmamaya çalışarak zigzaglarla yürümeye devam etti. İlerideki yol ayrımında sanki bir şeyler toplayan bir karaltı farketti. Yok, bu saate pazarcı falan kalmazdı. Onlar çoktan çadırlarını toplamış, kamyonetlerini yüklemiş ve gitmişlerdi. Yaklaştıkça bunun bir kadın olduğunu anladı, evet ihtiyar bir kadındı bu. Etrafa saçılan pazar artıklarının arasından kasa parçalarını buluyor ve bir kenara yığıyordu. Bazı kırılmamış parçaları kaldırımın kenarına yaslıyor ve ayağı ile basarak parçalıyordu. Yaklaştıkça yavaşladı ve ihtiyar kadını izlemeye başladı. Kadın arada başörtüsünü düzeltiyor, çivili parçalara dikkat ediyor ve galiba temizlikçiler gelmeden işini bitirmek için acele ediyordu. Yaklaştıkça içinde bir yerin sızladığını hissetti. Dolunaylı bir gecede babası ile beraber üç tekerli bisiklete yükleyerek taşıdıkları talaş dolu çuvallar aklına geldi. Babası dolunayları hiç kaçırmaz, her seferinde ona gösterirdi. “Bak oğlum, ay ne kadar güzel!”. O kış gecesi de bu gece gibi bulutsuz gökyüzünde ay pırıl pırıldı. Elini cüzdanına attı, çıkardığı parayı kolay ulaşabileceği bir cebine koydu ve ihtiyar kadına doğru yaklaştı. “Kolay gelsin teyze.”

“Sağolasın oğlum”.

“Ne yapıyorsun burada teyze?”

“Bu kasalar, pazarcıların zayi olan kasaları. Burada bırakıyorlar, bizim de almamıza birşey demiyorlar.”

Kadın bir yandan onunla konuşuyor, bir yandan da parçaları istifliyordu. Sonra devam etti.

“Biz şu aşağı tarafta oturuyoruz. Kış ortası kömür bitti. Odun da alamadık. Bu çıtalar iyi oluyor. Biraz çabuk geçiyor ama çabuk da ısıtıyor. Her pazar bunlardan bir sürü oluyor burada. Oğlum var benim, gelinim bir de torunum, 3 aylık. Aslında bebek olmasa bu soğuklar bize bir şey yapmaz oğlum, kömürsüz de geçiririz, bir şey olmaz ama bebek hasta olur, o yüzden her hafta topluyoruz bu çıtalardan.”

Bu sefer soğuktan değil, duyduklarından donmuştu, hatta elleri titriyordu. Kabanının cebindeki elinde biraz önce cüzdanından çıkardığı parayı tutarak,

“Teyzecim..” dedi. “Sana biraz yardım etmek istiyorum.”

“Yok oğlum sen yorulma dedi kadın. Oğlum el arabası ile biraz önce topladıklarımızı götürdü. Birazdan gelir yine. Yalnız değilim ki ben, oğlum var benim beraber topluyoruz.”

Kadının gözlerinde ne keder ne de yorgunluk vardı. Torunu için odun diye şu çıta parçalarını  toplayacak, evini ısıtacaktı. Yaptığı işin gururuyla bulduğu bu nimetin sevincinin karışımı bir neşe vardı halinde. Eli kabanın cebinde öylece kaldı. Karşısında donmuş duran delikanlıya baktı ihtiyar kadın. Anlamadı halini, görmedi cebinde donan elini, göğsünde titreyen yüreğini.

“Oğlum gel, istersen sen de topla. Biz bir araba götürdük zaten, kalan ikimize de yeter. Gel bak burada da var.”

O zaman cebinde donan eli kim bilir kaç el gezmiş kirli kağıt parçasını sıktı, buruşturdu. O zaman anladı bu kadında cebindeki üç kuruştan çok çok kıymetli bir şey var. Bu gece sıcak evinde oturan nice kişiye nasip olmayan, içine dünyayı koysan bol gelecek kocaman bir yürek. Bu yürek karşısında beş para etmez o üç kurusu uzatmaya utandı.

Elini hiç cebinden çıkarmadan “Sağolasın teyze” diyebildi boğulan sesiyle. “Kolay gelsin.”

“Sağolasın oğlum, selametle” dedi kadın. Arkasından kısa bir süre baktı, sonra işine döndü.

Temizlikçiler pazarın son sokağına girerken gözleri dolu bir genç hiç beğenmediği evinin kaloriferli sıcağına doğru bu gece utanarak yol alıyordu.

 

Category(s): Güncel

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

 

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>