Eski

Bu geç yaz ikindisinde bahçede dolaşıyordu. Eylül ortası olmasına rağmen hava hayvanların kendilerini her gördükleri suya atacakları kadar sıcaktı. Bahçenin uzayan çimleri ayak bileklerini geçip bacağına dokunuyor ve hafifçe kaşındırıyordu. Asmanın altından geçerken aşağı doğru sallanan o iri taneli, kalın kabuklu, hafifçe çillenmiş, iri çekirdekli üzümlere baktı. Üzüm dediğin işte tam böyle olmalıydı. Bu asmanın üzümlerine bayılıyordu ve daha güzelini hiç tatmamıştı.  Bu yaz şansları yaver giden ve eli sapanlı küçük çocuklardan, her avına sadece bir fişek atıp hayvana da bir şans veren ilkeli avcılardan, otomatik av tüfeği ile gezip tüm fişekleri ile sürünün üstüne ölüm saçan insafsız yeni yetme delikanlılardan ve bu taraflarda pek de görülmeyen kartal, şahin gibi yırtıcı kuşlardan kurtulmayı başaran yüzlerce sığırcık her ikindi vakti olduğu gibi bahçenin baş tarafına dizili kavakların dallarına konmuşlardı. Bu kavakları babası o daha çok küçükken dikmişti. Boyları ile yarıştığını hatırlıyordu. Şimdi onlar bahçenin mahreminden sorumlu onlarca metre uzunluğunda bekçilerdi ve ikindi vaktinde esen rüzgarda dallarının çıkardıkları ses bahçelerde salıncaklara yatırılıp sallanan çocuklara ninni olurdu. Dizlerini kırdı ve hafifçe çömeldi, sonra birden zıplayarak önce asmanın üzerine bastı, sonra da bir kavak dalından hafifçe destek alarak kendini yukarı doğru attı. Kavak ağaçlarının yanı sıra yukarı doğru yükselirken aşağıdaki asmanın gittikçe küçüldüğünü keyifle izledi. Kavakların seviyesini geçtikten sonra artık etraftaki diğer bahçeler görünüyor ve biraz daha uzakta tarlalar üzerindeki mahsule göre renk renk sıralanıyorlardı. Kendini bildi bileli böyle uçabiliyordu ama her seferinde yine büyük keyif alıyordu o uzun kavak ağaçlarının tepelerinden aşmaktan. Kendini rüzgara bıraktı ve bir iki dalış yaptı, alçaldı ve yükseldi. Birazcık alçalıp sonra daha yükseğe çıkmayı çok seviyordu, evet bu hisse bayılıyordu.

Birden uyandı. Gözlerini hemen açmadı. Çocukken de bu oyunu oynamayı çok severdi. Uyandıktan sonra gözünü açmadan odanın içini kafasında canlandırmayı denerdi. Özellikle o geceyi yabancı bir odada geçirmişse. Bir tanıdık, bir akrabanın misafir olunan evi, bir okul tatilinde bir kaç günlüğüne gelinen baba evi, uzak bir memlekette bir otel odası, köyde bayram sabahlarında dedesinin evinin kireç boyalı bir odası. Gözünü açtığında göreceği ilk şeyi düşünür ve gözünü açmadan odayı kafasında kurmaya çalışırdı. Belki bir kaç saniyeden oluşan bu kurgulama eğer göz açıldığında farklı bir görüntüyle sonuçlanırsa bu hoşuna gider ve tekrar gözünü kapatıp yeni odayı kafasında tekrar kurmaya çalışırdı. Sağ tarafta sarı boyalı bir kapı, arkasında bir hırka ve bir ceket asılı. Hemen solunda tek dirsekle kurulmuş bir soba. Borunun bacaya girdiği yerde diğer duvar başlıyor. Borunun altında duvara asılı kılıf içinde bir Kur’an. Kapının sol tarafındaki elektrik anahtarından çıkan kablo duvardan yukarı doğru çıkıyor. O da duvar gibi kireç boyalı. Diğer duvarda boydan boya devam eden bir raf, üstünde bir kaç dini kitap, bir fincan takımı, cam kase ve bardaklar sıralanmış. Rafın üstüne bir bakır plaka, “TCDD hizmetiniz için teşekkür eder”. Tavanda dikine dizili kalaslar arasına dizilmiş tahtalar ve üzerlerinde türlü ağaç izleri. Ortadaki kalasın ortasından aşağı inen bir lamba. Evet artık gözünü açmaya hazır.

Gözünü açtı. Hemen geri kapattı.

Yine neredeyse inanmıştı. Bu kadar inandırıcı ve gerçekçi rüyaları nasıl görebiliyor bir türlü akıl erdiremiyordu. Biraz önceki bahçeyi sadece görmemiş, onu tüm benliği ile hissetmişti. Bahçenin otlarının bacağında bıraktığı kaşıntı sanki hala oradaydı, üzümlere o kadar imrenmişti ki ağzı sulanmıştı. Hadi bunların hepsi bir yana bir kaç saniye önce uçmasına hiç şaşırmıyor bunu yılların bir alışkanlığı olarak yapıyordu. Böyle çılgın bir düşünce bile rüya aleminde ona gayet normal gelirken uyandıktan sonra kendisini köyde dedesinin evindeki o odada hissetmesi bir şey sayılmazdı. Gerçeğe dönmesi için bir göz açıp kapama süresi yetti. Tekrar gözlerini açtı.

Karşısında bir masa, üzerinde rastgele bir şeyler. Sol tarafında duvara monte edilmiş bir raf üzerinde küçük ekran bir televizyon. Sağ tarafta hafif aralık pencereden içeri sabahın taze ve pırıl pırıl ışıkları süzülüyor, tül perde ara ara esen hafif rüzgarda bir kalkıyor, bir iniyor. Yatağın başındaki komidinde bir abajur, yanında bir kitap, kitabın üstünde gözlükler. Pencerenin hemen önünde bir koltuk, üzerinde bir hırka, önünde bir sehpa. Gözlerini kapatıp biraz önceki alemine dönmeyi, en azından oradaymış gibi biraz daha hissetmeyi diledi. Uçmasa bile dedesinin evinin o kireç boyalı odasında uyanmayı ne kadar çok isterdi bu sabah. Bazen eğer hiç kimseye söylemez ve çok içten isterse birisinin karşına çıkıp ona böyle bir mucize teklif edeceğini düşünürdü. Belki bir peri, belki bir pir-i fani. Bilmiyordu ama neden olmasındı ki? Belki de ömrünün son deminden böyle bir mucize ile çocukluğuna dönmüş ve sırrını çok iyi saklayan bir sürü insan vardı. Çok içten bunu istemişlerdi ve sırlarına sadık kalmışlardı. Gözlerini kapatıp bir kez daha bunu ne kadar istediğini düşündü ama anlaşılan bu mucize ile karşılaşma zamanı bu sabah da değildi. Yavaşça gerçekliğe teslim olarak gözlerini tekrar açtı.

Kapı usulca çalındı, içeri gül yüzlü Şevval hemşire girdi. Evet, tabi ya bugün onun nöbet günüydü. Nihayet. O somurtkan hemşirelerden iyice usanmıştı kaç gündür. Şevval bir taneydi. Konuşmasıyla insana yaşama sevinci verir, muhabbeti gönülleri ısıtır, geçtiği yerleri gençliğinin ve güzelliğinin tazeliği ile ışıtır, yeşertirdi. Öyle ki bu sabah rüya gibi bir rüyadan kupkuru bir gerçekliğe uyanarak hayal kırıklığı dolmuş bu odayı bile neşesi ile yaşam ile doldurmuştu.

“Günaydın Handan Hanım! Nasılsınız bu sabah, iyi uyudunuz mu bakalım? “

Elindeki tekerlekli sandalyeyi sürerek yatağın başına kadar geldi.

Siz bugün iyice tembellik etmişsiniz, herkes çoktan indi kahvaltıya. Rüyanız tatlı geldi galiba, ha? Nurten Hanım sizi sorup duruyor aşağıda. Hadi bakalım, siz de üzerinizi değiştirin de inelim kahvaltıya artık.”

Omuz verip tekerlekli sandalyeye geçmesine yardım etti gül yüzlü Şevval hemşire. Koridorda bugün ziyaretçesi geleceklerin sabah telaşesi vardı. Kimi erkenden kalkıp banyo yapmış, dolaptan bayramlıklar çıkarılmış, güzel kokular sürülmüştü. Aşağıdan ihtiyarların pek de alışık olunmayan sesli sohbetleri, gülüşme sesleri geliyordu. Yemek salonuna girer girmez Nurten Hanım el salladı yanını göstererek. Şevval hemşire onu kahvaltı masasına bıraktıktan sonra yine iştah çağıran bir enerji ile afiyet olsun dedikten sonra ayrıldı.

“Nasıl oldun Handan?”

Nurten’in yüzünde bu sabah güller açıyordu. Son zaman arkadaşının yüzüne, gözlerine ve etrafındaki kırışıklıklara baktı. Bu kırışıklıklarda çok uzun zamanın dostluğunun uyandıracağı bir aşinalık ve sıcaklık hissetti. Yetmişine yaklaşmış bir kadın için hala güzel sayılırdı. Hem burasının ortalamasına göre genç bile denebilirdi onun için. Aslında her zaman sebebini anlayamadığı bir enerjisi vardı bu kadının ama bugün bir başka olduğu belliydi. Sanki gençlik iksiri bulunmuş ve bu sabah o iksirden bir iki damla tadan ilk kadın o olmuştu.

“Hani ne zamandır şu Mümtaz Bey bana manalı manalı bakıyor diyordum ya. Dün akşam yemekten sonra sen odana çıkınca yanıma geldi. Çay almış benim için de. Ya öyle bakma, işte sohbet ettik biraz. Çok beyefendi bir adam.”

Anlaşılmıştı, gençlik iksirine ne hacet, Nurten Hanım dün gece ab-ı hayattan içmişti.

“Bak sen, beyefendi demek?” dedi hafifçe gülümseyerek.

“Bugün bahçede beraber dolaşmayı teklif etti. Bir iki tane de kitap getirecek bana. Mutlaka okumalıymışım. Sen neden böylesin, gece iyi uyuyamadın mı? Ağrıların mı arttı yoksa yine?”

Sabaha karşı gördüğü rüya, uykusuz geçen yarı geceyi de, ağrılarını da unutturmuştu.

“Yok iyiyim Nurtencim.”

“Bugün yine kalabalık olur burası. Of, şu haftasonlarını hiç çekemiyorum. Oğlu kızı gelen şu ihtiyarların da havasını hiç anlamıyorum. Neyine sevinip, övünüyorlarsa evlatlarının. Sanki buraya gelmekle çok bir şey yapıyorlar. Adamlar sizi bırakıp gitmiş işte, daha neyiyle övünüyorsunuz. Yok oğlu terfi almış da yok kızı müdür olmuş da, yok torunu falanca birincisi olmuş da.”

“”

“Ya bence sen hiç üzülme gelmiyor diye. Ya bak biz burada birbirimize yeteriz. Gelse ne yapacak ki, bir iki kuru kelam sonra güle güle.”

“Oğlum gelecek bugün. Geçen haftasonu telefonda söyledi, haftaya geleceğim dedi.”

“Kendini kandırma Handan, en son ne zaman geldi ki? Bence boşver artık. Bak burada kimseye ihtiyacımız yok, biz birbirimize yeteriz.”

Nurten Hanım’ı biraz da bu yüzden çok seviyordu. Onun düşündüğünün aksine bir şey söylemesi imkansızdı. Aslında oğlunun onu çok sevdiği, elbet işleri olduğu ve ilk fırsatta onu ziyarete geleceğini söylemesini isterdi arkadaşının, ama o her zamanki gibi aklında ne varsa onu çekinmeden rahatça söylüyordu ve arkadaşı böyle yaptığında Handan Hanım hiç kırılmıyordu. Ama Nurten bu sefer yanılıyordu, oğlu bugün mutlaka gelecekti. Bunu hissediyordu ve hisleri onu genelde yanıltmazdı.

Kahvaltıdan sonra salon kısmına geçtiler. Nurten Hanım yine havadan sudan bir şeylerden bahsetti. Mümtaz Bey’i bekliyor ama heyacanını gizlemeye çalışıyordu. Nihayet Mümtaz Bey elinde birkaç kitapla geldi, hanımları nazikçe selamlayıp Handan Hanım’ın hatırını sorduktan sonra Nurten Hanım ile beraber bahçeye çıktılar. Ona da ısrar ettilerse de Handan Hanım, burada kalıp biraz dinlenmek istediğini söyledi.

Şimdi Handan Hanım, kahvaltı sonrası ziyaretçilerini bekleyen arkadaşlarının telaşesini izliyordu. Birbirlerine oğullarından, kızlarından, torunlarından bahseden huzurevi sakinlerini. Pencereden bakınca uzakta bahçenin bir köşesinde bir bankta oturan Nurten Hanım ile Mümtaz Bey’i gördü. İkisi de bankın birer ucunda elleri iki yanlarında banka dayanmış bir şekilde oturuyorlardı. Mümtaz Bey konuştukça Nurten Hanım yere bakıyor, ayağının ucu ile toprağı karıştırıyordu. Sanki lisede sabahki dersten kaçıp parkta buluşan aşıklar gibiydiler. Mümtaz Bey ellerini önünde kavuşturdu ve hala önüne bakarak konuşmaya devam ediyordu. Nurten Hanım, bir ara başını ona çevirdi ve ona alttan bir bakış attı. Sonra ellerini dizlerinin önünde kilitledi. Hayatlarının ilk baharları kim bilir nasıl sona ermiş iki insan birbirlerinde ikinci bir baharı belki de ilkinin heyecanı ile yaşıyorlardı. Handan Hanım’ın içinde belki de çok uzun zamandır duymadığı bir yer sızladı. Gözünün önünden birkaç kare hızlı hızlı geçti. İhtiyar çifte sevgi dolu gözlerle ve imrenerek baktı.

Orada, salonun bu köşesinde, pencerenin önünde eskiyi düşünürken ne kadar zaman geçti bilemedi. Nurten Hanım için ise zaman çoktan durmuştu, arkadaşının yanına geldiğinde neredeyse öğle yemeği vakti gelmişti. Nurten Hanım, kendini arkadaşının yanındaki koltuğa bıraktı, gözlerini kapatıp bir süre arkasına yaslandı. Sonra, başını çevirip arkadaşına baktı ve onun o içten gülümsemesi ile ona baktığını gördü.

“Çok mutluyum Handan” dedi. “Ömrümün geri kalanında beklemediğim bir mutlulukla mutluyum.”

Handan Hanım, arkadaşının elini tuttu ve avucunun içinde sıktı. Arkadaşının mutluluğunu gülen gözleri ile paylaştı. Ziyaretçileri gelip yanlarından ayrılanlar kısa süren mutluluklarının ardından yaşadıkları buruklukla yemek salonuna doğru ağır ağır ilerliyorlardı.

Nurten Hanım, “Deli gibi aç hissediyorum Handan” dedi. “Uzun zamandır olmayan bir iştahla yemek yemek istiyorum. Off, kokuya bakılırsa kadınbudu var bugün. Gelen misafirler için yaptılar herhalde. Hadi gidelim biz de, olur mu?”

“Kadınbudu köfte mi?” diye sordu Handan Hanım bir onay beklercesine. Arkadaşı her zaman ondan daha iyi koku alırdı.

“Evet, kokuyu duymuyor musun? Buraya kadar geldiğine göre servise başlamış olmalılar.”

Kadınbudu köfteyi pek güzel yapardı Handan Hanım. Oğlunun ta küçüklüğünden beri bunun için nasıl deli olduğunu hatırladı. Yatılı okuldan tatil için geldiği akşam mutlaka pişirirdi Handan Hanım bir tanesi için. O köfteleri birer ikişer iştahla yerken oğlunu izler, hayatında daha mutlu bir anının olmadığını düşünürdü. Arkadaşı sandalyesini sürerek beraber yemek salonuna geldiler.

Sofraya oturduklarında gerçekten Nurten Hanım büyük bir iştahla yemeğe başladı. Arkadaşının tabağına dokunmadığını farketmedi bile. Handan Hanım, masadan aldığı bir kaç peçeteyi üst üste ekledi. Sonra tabağındaki köfteleri peçetelerin arasına sarıp hırkasının cebine koydu. Bunu etrafına sezdirmeden yapmaya çalıştı ve sonra salatadan, püreden bir iki lokma aldı.

Nurten Hanım yanılıyordu, oğlu bugün gelecekti, çünkü geleceğim demişti. O gelince ona bir sürpriz yapacak ve yıllar yıllar önce yaptığı gibi oğlu köfteleri iştahla yerken onu seyredecekti. Yemekten kalkınca Nurten Hanım’dan onu yine salondaki o pencerenin önüne götürmesini rica etti. Camın perdesini hafifçe araladı ve bahçe kapısını görecek şekilde sandalyesini konumlandırdı. Muhtemelen sabahtan torunun kursu ya da antrenmanı vardı, o yüzden gelememişti. Kesin torununu da alıp öyle geleceklerdi. Hem daha saat iki bile değildi. Akşama çok vakit vardı. Sabırsızlanmasının alemi de yoktu. Mutlaka geleceklerdi. Aylardır onu görmediği için oğlu da onu çok özlemişti, buna emindi. Hem zaten işleri fırsat verse neden görmeye gelmesindi ki annesini, hem de evi hemen şuracıkta iki semt ötedeyken.

Gün aşmış, güneş akşama doğru ilerliyordu. Huzurevinin bahçesindeki kavak ağaçlarının dallarına serçeler konmuş sesleri salonu sarmıştı. Bu yaz ikindisini, sıcağın serinliğe doğru adım adım döndüğü bu saatleri çok seviyordu. Gözlerini kapatıp memleketindeki sığırcık kuşları kadar gür ses çıkarmasalar da bu minik kuşların seslerini dinlemeye verdi kendini. Sonra sandalyesinden doğrulmayı denedi, sanki bu huzur ona bir canlılık ve güç vermişti. Hafifçe doğruldu, cama doğru yürüdü. Pencereyi yukarı doğru kaldırıp başını dışarı çıkardı. Güneş bahçenin başındaki ağaçların arkasından gün batımına doğru ilerliyordu. Pencereye basıp dışarı çıkmak istedi. Adımını atınca birden kendini çok hafiflemiş hissetti. Pencereden hemen dışarıdaki banka bastı ve bastığı yerden güç alarak kendini yukarı doğru itti. İşte yine oluyordu, serçeleri bir bir selamlayarak ağaçların yanında yükselmeye başladı. Bahçenin başındaki ağaçların en tepesindeki dallarda bir kez daha kuvvet alarak kendini daha da yükseğe attı. Şimdi, huzurevinin çatısı ve etrafındaki binaları ilk kez görüyordu. Hayret, bu sefer uçmasına şaşırıyordu, rüyada olsa bunu hiç garipsemez çok doğal karşılardı. Güneşin batmasının tersine o yükseldi, yükseldi, yükseldi.

Nurten Hanım, Mümtaz Bey’den ayrılıp onun için de aldığı çayı ile birlikte arkadaşının yanına geldi. Pencerenin önünde karşı koyamadığı bir umut ile oğlunu bekleyen arkdaşını şefkat dolu bakışlarla bir süre izledi. Sonra koltuğun üzerindeki hırkasını üzerine örtmek istedi. Handan Hanım’ın elini dizinin üstüne koymak isterken birden irkildi ve geri çekildi. Cansız el sandalyenin yan tarafına düştü.

Ertesi gün beklenen yolculuğuna bir arkadaşlarını daha uğurlamak için tüm huzurevi sakinleri toplanmıştı. Hepsi birer birer helallik verdikleri arkadaşlarının arkasından dua okudular. Nurten Hanım ve bir kaç tanesi Handan Hanım’ın oğluna kızgınlıkla baktılar. Ne Nurten Hanım ne Şevval Hemşire ne de cenazeyi odasına taşıyan görevliler Handan Hanım’ın cebindeki köftelere bir anlam veremediler. Hatta görevlilerden bir kaçı haddini bilmeyerek kadının aç gözlülük yaptığını, odasına yemek taşıdığını falan konuştular kendi aralarında. Handan Hanım’ın oğlunun ise kendisi için saklanan bu küçüklük hatırasından hiç haberi olmadı. O gün toprağa Handan Hanım ile birlikte bir annenin, bir anneden başka hiç kimsenin anlayamayacağı şefkat duygusu da gömüldü.

 

Category(s): Güncel

2 Responses to Eski

  1. burnumun diğeri sızladı… yüreğine sağlık arkadaşım..

  2. Güzel ve anlamlı bir kurgu.. teşekkürler.. Ayrıca devamını bekleriz..

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

 

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>