Kapıdağ 2017

Sabahları karanlıkla değil de güneşin zayıf, kararsız bahar ışıkları ile uyanmaya başlamamızla, ev yolundaki erik, badem ağaçlarının çiçeklerini ürkek ürkek açmasıyla, kalın kabanlarımızı, kazaklarımızı, botlarımızı yavaş yavaş kaldırmaya başlamamızla yine aklımıza düşer bizim Kapıdağ. Bir iki sohbette önceki yılların tecrübeleri yad edilir, hatıralar tazelenir, hangi turda kimin olduğu, hangi yollardan gidildiği tartışılır. Kiminin kendinde bıraktığı etkiye göre berrak bir hafıza ile hatırladığı şeyler diğerinde bir şey uyandırmaz. Kiminin hafızası ise ona oyunlar oynar, başka turlardan kareleri alır Kapıdağ’ın içine koyar. Bu tatlı tartışmalar birinin artık ihtiyarlamaya başladığı yorumu ile bitse de artık akıllarda olan söze dökülür çünkü Kapıdağ bizi çağırıyordur. Doğaya davet illa ki icabet bulur ve birbirini hergün görenler ile belki sadece yılda bir Kapıdağ’da görüşenler aynı heyecan ile ben de varım der. Feribot biletleri bir telaşe ile alınır, seyahatin adı konmalıdır ki gerisi peşinden düzülsün. Artık düşünülen şeyler bisikletlerin durumu, çadırın, uyku tulumunun evde nerede olduğu, havanın nasıl olacağı gibi ayrıntılardır. Karşılaşılan her soru heyecanımız karşısında yenik düşer ve acabalar birer birer kaybolur. Kapıdağ’ın yolcuları seyahat öncesi akşam yüklerler bisikletlerini.


Haftaiçi güç bela kalkılan yataktan bir çırpıda fırlayıp birbirlerine uykunun basıp basmadığını kontrol ederler. Ufak tefek kahvaltılık neşe ile yenir. Feribotta, bisiklet demek iyilik demektir diye bilen birkaç yolculuk yareni ile sohbet edilir. Bazen eski zamanlarına ve bisikletine özlem duyan biri olur bu yaren, bazen de bu abilerine ve basit ama çekici araçlarına hayran olan bir genç. Yaşadığı metropolden fena halde sıkılmış ve kendini haftasonu için de olsa şehir dışına atmaya çalışan bu feribot kalabalığı içinde hayatını tamamen başka yere taşımayı başarmış bir ikisi de bu turun hatırlanacak hatıraları arasında yerini alır.

Feribot kapısı açılırken üzerimize gelen hava yol ile ilgili ilk hissiyatı verir. Gün boyu yakıp kavuracak bir güneş mi yoksa ha yağdı ya yağacak diye bizi tedirgin etmeye çalışan haylaz bulutlar mı? Boşuna uğraşınız bulutlar, üzerimize bir iki damla bırakmışsınız, ne gam! Kurur ıslanan üstler de o ıslanılan seyahatin hatırası kalır işte akıllarda.


Ne zaman ki işgalci motorlu bineklerin hakim olduğu yollardan, kuşların, böceklerin, yeşilin, mavinin, toprağın, çamurun hükmünün geçtiği yerlere geliriz, işte o zaman karaya daracık bir yerden bağlanmış, sanki arkasında yüksek apartmanlar, fabrikalar, o gürültülü, egsozlu araçlardan kaçıp denize açılmak isteyen yarımadamız bizi selamlar uzaktan. Dağları bizi bir avın avcısını çağırması gibi çağırır. Bu ilk karşılama illa ki bir yokuş ile olur. Her güzelliğin bir bedeli var der bize, emeğini vermeden ulaşılan bir güzel olur mu hiç? İnsan dediğimiz bıkan, çabuk usanan çocuğu tabiatın. Biz de türümüzün bu özelliğine fazlasıyla sahibiz, evet, ama nedendir bilinmez bu tabiat güzelini her sene gördüğümüzde “Aynı işte, hep geldiğimiz yer” demedik hiç.

Bu heyecan ile, birbirimizin önüne geçe geçe, ilk yokuşu tırmanırız. Ekibimize yeni katılanlar heyecanımızı daha da artırır, onlara gösteririz etrafı acaba burası sadece bizi mi böyle mest ediyor diye merak ederek, ama onlar da şahitlik eder yarımadamızın çekiciliğine. Hararetimizin arttığını gören bulutlar birkaç damla ile serinletir bizi ve henüz birkaç kareyi hatıralarımızda sabitlemişken kendimizi Belkıs derler bir köyde buluruz. Tepeden hem aşağıdaki bahçeleri hem de denizi kolaçan eden köyün mütavazi kahvesi karşılar bizi ilk molamız için. Çayların yanına çantalardan çıkan ufak tefek nevaleler eklenir ve illa ki toplu bir tepe hatırası çekilir ellerimiz birbirimizin omuzlarında.

Belkıs’tan yukarı tırmandıkça irili ufaklı ağaç ve çalılardan oluşan bitki örtüsü daha büyük ağaçlara hatta ara ara güneşi kesen gölge tünellerine dönüşür. Önceki bir turda bedenlerimizin aç ve susuz kaldığını bir anda farkedip çöktüğümüz ağaç gölgesini selamlarız yine.

Kimisi geçtiği yerleri geçmek istemeyip fotoğraf çekmekten geri kalarak, kimisi bir sonraki yerin merakı ile öne geçerek bir biri ardına ormanın içine doğru ilerler kapıdağ yolcuları.

Kirazlı manastırı yine ihmal edilmez, çift oluklu çeşmeden illa ki kaplar doldurulur. Masmavi derenin etrafında yeni yeşeren soğan tarlaları ise Ballıpınar’ın habercisidir artık.

Kimi mevsim İstanbul’un misafirinin değil de poyrazın getirdiği çöplerinin işgal ettiği kumsal neyseki bu sefer temizdir.

Çadırların kurulması ile artık vakit, zamanın hep yavaş aktığı o köy kahvesinde ardı ardına gelen çaylar ve turların vazgeçilmezi Kınık eşliğinde gün batımının vaktidir.

Günü batıran yolcuların yorgunlukları da artık dinmiş, akşam için yeni bir enerji ile dolmuşlardır. Bu turlarda olmazsa olmaz ne vardır desek herhalde gece yakılan ateş ve etrafındaki sohbet deriz. Ateşi, ateşli bir kamp ateşi haline getirmek de yine bu yolcuların işidir.

Birbirini keserek konuşmalar, yüksek kahkahalar yerini esnemelere bırakmaya başladığında ise artık çadırlara çekilme vaktidir. Geçen günün yorgunluğu ertesi günün heyecanı ile karışır ve bu tatlı sarhoşluk bizi uykuya yolcu eder.

Akşamdan yapılan kahvaltı davetini reddecek değiliz ya, sabah ilk iş köy kahvesinin yolu tutulur. Kahvaltılık malzeme almak için bakkala giden kahveci güç bela durdurulur, ödemek için ısrar eder kırk yıllık ahbabımız gibi. Nolacak canım, misafirsiniz der sanki çoktan unuttuğumuz bir gönlü genişlikle. Evinden getirdiği zeytini yağlayarak koyar sofraya, ekmekler bölünür, çaylar doldurulur. Hüseyin abinin muhabbeti kahvaltısından da tatlıdır. Ne kadar zorlasak, çayların parasını da almak istemez, ben davet ettim sizi der ve bizi anadolunun misafir uğurlamasıyla uğurlar.

Tıpkı hayatın sinüs eğrisi yolları gibi bir inip bir çıkan rotamıza tam enerji ile başlanır yine. Aşina dönemeçler bir bir dönülür, yoldan geçen köylülere, haftasonu piknikçilerine bir bir selam verilir. Bu sefer bir de seyyah eklenir selamlamalarımıza hem de çok uzaklardan yola düşmüş bir yolcu. Ayak üstü hikayesini anlatır bize. Romanya’dan çıktığı yolu onu önce İstanbul’a sonra da belki de tesadüf eseri bu yarımadaya atmıştır ve Ege’ye doğru yol almaya devam ediyordur.

Yarımada yolunu bitirip geldiğimiz kara yoluna dönünce iki günün hareketinden mi yoksa Kapıdağ’dan ayrıldığımızdan mı bilinmez, bir yorgunluk gelir ufaktan bacaklarımıza. Gerisin gerisin bakarak yol alırız bizi eve götürecek olan feribotun kalkacağı Bandırma’ya. Yine geleceğiz diyerek, yine geleceğiz Kapıdağ. Şimdilik hoşçakal.

Category(s): Bisiklet Günlüğü

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

*

 

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>