Bir Anadolu Hikayesi

Sabah güneş doğmadan kalktı, sırtına hırkasını aldı. Kapı aralığından çocuklara baktı, ikisi de uyuyordu. Koridoru geçip arka balkona doğru yürüdü. Gece çok soğuk olmuştu, belliydi. Balkondan dün akşamdan hazırladığı talaş dolu kovayı aldı ve çocukların yattığı odaya geldi. Küçükken annesinin sabah sobayı yakarken çıkardığı gürültüyü dinlediğini ve sıcak bir odaya uyanacağı için uyku ile uyanıklık arasında duyduğu mutluluğu hatırladı. Acaba çocukları da kapalı gözlerinin arkasında şu an onun çıkardığı gürültüyü dinliyorlar mıydı?

Bu sene kömür alamamışlardı ya sanki ona inat kış da daha bir çetin geçmişti. Kömür olsa geceden yanan sobanın sıcaklığı sabah da odanın ılık olmasına yeterdi ama talaştı bu işte, bir solukta yanıp tükeniyordu. Çocukları okula yolcu etmek için illa ki sobayı yeniden yakması gerekti.

Oğlunun yattığı divanın hemen başucunda yeni alınmış lacivert eşofmanları duruyordu. Beden eğitimi dersi için istemişlerdi okuldan. Tam da ay ortasıydı ama okul deyince kocası için akan sular duruyordu. Ay sonu zor gelecek olsa da eşofmanlar hemen alındı. Tabi bunu gel de küçük kızına anlat, tüm akşam o da yeni bir takım eşofman isteyip durdu. Gözleri şişmişti ağlamaktan ama gel gör ki bir takım daha almak bu ay için imkansızdı. Zaten aldıkları iki çekyatın taksitlerini zar zor ödüyorlardı. Ev sahibindeyse sanki hiç insaf kalmamıştı. Bu yıl da zam zam diye dayanmıştı kapılarına. Kocası da bu ay çok bunalmıştı, belliydi. Akşamları hep hesap yapıyordu da bir türlü denkleşmiyordu işte. Gelinlik bileziklerini ve genç kızlığında öğrendiği sanat ile dokuduğu o hereke halıyı satalı çok olmuştu. Geriye birşey kalmıştı, bunu ikisi de biliyor ama o hiç düşünmek istemiyor, kocası ise söyleyemiyordu. Çocukları uyandırdı, ellerini yüzlerini yıkayıp kahvaltı sofrasına oturacaklarken minik kızın uykulu gözleri abisinin yatağının baş ucundaki eşofmanlara takıldı. Yine dudağını büzdü, sofranın başında gözünde yaşlarla “Bana ne işte ben de eşofman istiyorum” diye ağlamaya başladı. Kadın kocasına baktı, kocası sofraya baktı. Kız ağladı. Abisi sustu.

Ertesi sabah yine kalktı genç kadın. Bu sefer diline küçükken radyoda Mustafa Sağyaşar’dan dinlediği bir şarkı takılmıştı. Sobayı yaktı, kahvaltı sofrasını kurarken çocuklara seslendi. Minik kız gözlerini ovuşturarak kalkarken birden bir çığlık attı. Yatağının başında toz pembe renkte yepyeni bir takım eşofman duruyordu. Sevinçten çıldırmıştı, ne yapacağını bilemeden eşofmanı abisine gösteriyor, babasını öpücüğe boğuyordu. Ne minik kız ne de abisi çay dolduran annelerinin yüzük parmağının boş olduğunu ve babalarının o tarafa bakamadığını farketmedi.

 

Posted in Güncel

Protected: Şimdi siz …

This post is password protected. To view it please enter your password below:


Posted in Güncel

Yıllar sonra İzmir

Her hafta gördüğün bir arkadaşının düğününde bulunup tebrik etmek için bir günde yirmi saat yolculuk etmeyi göze alır mıydınız? 29 Nisan 2012 öncesine kadar ben de bu soruya arkadaş için değer diye cevap verirdim herhalde. Ama 30 Nisan sabahından itibaren artık böyle bir şey yapacağımı pek sanmıyorum. Düğün yapacak arkadaşlarıma duyurulur. Lütfen İstanbul sınırlarını tercih edelim : )

Neyse ki yolculuğumuzun bir iyi yanı var. Yıllar yıllar önce gezdiğim İzmir’i bir kez daha görme şansım oldu. Karşıyaka, Konak hatırladığım gibi duruyor. Zaman ne yapmışsa sadece bana yapmış anlayacağınız, ne Konak meydanında ne de saat kulesinde hiç yaşlanma belirtisi yok. Bakalım İzmir’e bir kez daha gitmem için bir 15 yıl daha geçmesi gerekecek mi?

Posted in Güncel

Yıkılan evinin enkazında

Nepal’de, yasa dışı inşa edilen gecekondular bölge sakinlerinin evlerini boşaltmasına zaman tanınmadan yıkıldı. Evsiz kalanlara geçici ev tahsis edildiği söylense de, gecekondu sakinleri bu duruma isyan etti.

Eşyalarını alamadan evinin yıkılmasını izleyen küçük çocuk da, yıkılan evinin enkazında, kucağında kızkardeşi ile objektife bu şekilde yansıdı.

Kaynak: http://fotogaleri.ntvmsnbc.com/haftanin-kareleri-7-13-mayis.html?position=3

Posted in Güncel

Bir yeni

“Bu bizim acemi okur ne zaman bize hakettiğimiz değeri verecek yahu?” diye yakındı Pinhan. “Şu halimize bak, kapattığı dolabın içine istifledi bizi saf saf, üst üste yan yana. Aylardır güneş ışığı gördüğümüz yok. Canım Araf kardeşimi bir sürü överek, tavsiye ederek bir çocuğa verdi okusun diye. Ne çocuk okudu, ne de geri getirdi. Allah bilir ne haldedir bir tanecik kardeşim. Şu karanlık dolap içinde az mı günü paylaştık onunla. Gerçi bu bizimki onu benden daha çok sevince biraz kıskanmadım değil, ama olmaz, yapılır mı benim Araf kardeşime bu ya?”

Masanın üzerinden Stratejik Derinlik usulünce söz istedi.

“Kitap meselesi bir bilimsel metodoloji içinde incelenmelidir. Kitapların yerleşimi de tıpkı ülkelerin coğrafi ve siyasi yerleşimi gibi ciddi anlamda stratejik önem ifade eder. Örneğin, masa üzerine bırakılan kitaplar için her an tekrar ele alınıp okunma, altı çizilen satırların bir kez daha gözden geçirilmesi ihtimali vardır. Ancak kapaklı bir dolabın en arka sırasında duran bir kitap için bu ihtimal önemsenmeyecek kadar küçüktür.  Bununla beraber masa üzerinde okura bu kadar yakın olmanın da bir takım dezavantajları mevcuttur. Üzerimdeki toza bir bakınız efendim, musannıfım beni bu halde görse, okurun ödediği parayı geri iade ederek beni buradan kurtatırdı muhakkak.”

Teşkilat’ın içinde Hüsnü Baba’nın sesi işitildi birden.

“Kaç gün var ki kapağın açılmadı evlat?”

Muhafız edeple cevap verdi.

“Okuyanım gaflette baba, renkli ekranın önünde zaman eritmekte, ömür çürütmekte. Gaflet uykusu çok derin baba! Yunusleyin!”

“Eyvallah evlat! Senin kardeşin neden gelmedi hala bilir misin evlat?”

“Af edersin baba! Görmediğimizi göstermek, bilemediğimizi bildirmek büyüklerin hediyesi!”

“Okuyucusu uykuda olanın yazarı uyanık olur mu evlat?”

“Eyvallah baba!”

Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk girdi araya.

“Kadem kadem gece teşrîfi Nâilî o mehin

Cihân cihân elem-i intizâra değmez mi”

“Ey Nâilî! Geceleyin o ay sevgilinin adım adım gelişi, cihan cihan bekleyiş acısına değmez mi? Karanlık dolaplarda saklansak, tozlu masalarda savrulsak da canım okurumuzun bizi eline alacağı o ana değmez mi?”

Mai ve Siyah’ın derinden sesi zor duyuluyordu. Belli ki dolabın en arka safında yeri çoktan unutulmuştu.

“Okurun taze dimağı inkişafa başlayıp okduğunu anladığı zaman kendisinde mütalaa cinneti başladı. İlk mütalaa heveslilerine mahsus doymak bilmez bir açlıkla her eline geçeni okumak istedi ve bizi de böylece birer birer satın aldı, mai hülyalar ile okudu ve sonra lakayt bir şekilde bu siyah dolabın içinde hapsetti. Nasıl mütessir olmayalım ki?”

O sırada ışık yandı, bizim okurla beraber elinde ince uzun karton bir kutu olan birisi daha odaya girdi.

“Sen şimdi bunu kurabilecek misin gerçekten?”

“Ohoo, bunda ne var, onbeş dakikada hazır, görürsün.”

Kitapların hepsi çıt çıkarmadan duruyor, ince uzun karton kutunun içinden çıkan ve birer birer yere serilen siyah tahta parçalarına büyük bir merak ile bakıyorlardı. Bu odada iki seneden beri hiç ama hiç birşey değişmemişti.

“Şimdi bu klavuzda ne yazıyor? Bu şekillerden ne anlıyorsun Allah aşkına?”

“Bak şimdi, beraber bakalım. Birinci şekil, uzun tahtaları al, ucundaki deliklere bu ufak tahta parçaları ve vidaları geçir.”

“Böyle mi?”

“Hah! Evet, aynen öyle.”

“Sonra bunları da ucuna ekleyecekmişiz. Evet, bak gördün mü şimdi şu rafları da birleştirdik mi tamam”

İrili ufaklı tahta parçaları bu konuda tecrübeli olduğu belli olan genç tarafından ustalıkla birleştiriliyor, bizi acemi okur da okumadaki acemiliğinden kat kat fazla bir beceriksizlikle diğer genci seyrediyordu. Raflar da takıldıktan sonra birleştirilen eşyayı ayağa kaldırdılar birlikte. Kapağı açık dolaptan ayağa kaldırılan kitaplığı görünce Baba ve Piç bir anlık heyecanla bağırmak istedi.

“Aaaa kita..!”

Ama yanında duran Mahrem, son anda ağzını kapattı. Bereket, işlerine ve yeni kitaplığın görüntüsüne dalmış olan iki genç bu tiz çığlığı hiç farketmediler.

Sonra bizim acemi okur, önce kapaklı dolabı boşaltmaya başladı.

“Mahrem, Pinhan, Baba ve Piç, Bit Palas, Siyah Süt, Araf.. Araf? Araf nerde ya? Aaa ben onu Metehan’a vermiştim. Okudu mu acaba ya? Yıl oldu hala ses yok.“

“Kafkas Ruleti, Türkiye’nin Gözyaşları, Teşkilat, Muhafız.. Muhafız’dan sonra da hiç kitap çıkarmadı bu yazar ya. Aslında neredeyse her sene yeni bir kitabı olurdu. Bıraktı mı acaba yazmayı?”

Sıra yavaş yavaş en arka sıradaki kitaplara doğru geliyordu.

“Aaaaa! Mai ve Siyah. Ahmet Cemil.. Bu benim ilk okuduğum ve en çok etkilendiğim kitaplardan biridir biliyor musun? Burada olduğunu bile unutmuştum.”

Dolap boşaltıldı, kitaplar birer ikişer raflara kuruldular. Ama henüz tam olarak huzur buldukları söylenemez. Alt raflarda dedikoduların arkası bir türlü gelmiyordu.

“Nedir bu bizim acemi okurdaki Şafak aşkı anlamıyorum. Daha kaç günlük yazar ki bu kitaplığın baş köşesine kondurdu kitaplarını. Hadi Pala’nın, Kulin’in kitaplarını alt rafa koydun, anladık ama İhsan Oktay Anar, Nazan Bekiroğlu, Peyami Safa’ya ayıp değil mi canım. Bu kadar da olmaz yani..”

 

Posted in Güncel, Kitap

Kınalıada – 10 Aralık 2011

Kışın adalara gitmenin başka bir keyif olduğunu Ekim ayında yaptığımız turda görmüştük bir kaç arkadaş ile. Bir kez de açık ama rüzgarlı bir Aralık gününde şansımızı deneyelim dedik. Dört kişi olarak planladığımız tura patlayan tekerleğini zamanında tamir edemeyen Mahmut ve ayağındaki sakatlığı geçmeyen Ufuk katılamayınca Cumartesi günü Kadıköy’de, adalar iskelesi önünde 12:20 vapuru için bekleyen sadece Muzaffer ile ben kaldık. Havanın açık nedeniyle sanıyorum beklediğimden çok insan vardı iskelede bizimle beraber vapurun gelmesini bekleyen. Vapur geldiğinde alt kata bisikletlerimizi özensizce bıraktıktan sonra üst katta, arka tarafta kendimize ancak yer bulabildik. Yolumuz çok uzun değildi ama ısınmak için birer çay içmeyi ihmal etmedik bu kısa sohbetimiz sırasında. Kınalıada’ya yaklaşırken bize çantasını emanet ederek vapurun dış kısmına çıkan kızın geri dönmesiyle emaneti teslim ettik ve alt kata indik ve iner inmez müthiş rüzgar ile karşılaştık. Vapur yaklaşana kadar rüzgardan korunarak bekledik Muzaffer ile.

Tura başladığımız kısımda çok rüzgar yoktu ama ne zaman ki adanın arka tarafına geldik işte o zaman bizi hem üşüten hem de pedallara biraz daha fazla yüklenmemizi gerektiren rüzgar adanın güneyi ile birlikte bizi de vurmaya başladı. Kıyıya vuran dalgalar eşliğinde bu kısmı geçtiğimizde ilk yokuş ile karşı karşıya kaldık ama Kapıdağ’da bisiklet kullananlar için bunlara yok bile denmezdi aslında : ) Yokuşun ardında kayalıklı kısmına gelmiştik adanın ki burada sahili döven dalgalar beyaz köpükler saçıyor ve bisiklet keyfine bir de güzel bir seyir keyfi katıyordu. Kayalıklardan sonra daha sert bir yokuşu tırnamarak tekrar kuzey tarada geçtiğimizde ise karşıda İstanbul’u gördüğümüz bir tepeye varıyorduk.

Parlak bir gökyüzünün altında dalgalı bir deniz adanın sessiz ve sakin bu kış halini karışıklıkların, sıkıntının ve aynı zamanda vazgeçilmezliğin şehrine bağlıyordu.

Bazen bizden çekinen ve kaçan bazen de zincirini zorlayarak bize havlayan köpeklerin eşlik ettiği parkurumuz çok uzun değildi ve yarım saat gibi bir sürede tekrar başladığımız yerdeydik. Çaylarımızı haftasonu kahvehaneye gelip oyun oynayan emeklilerin, oyun muhabbetleri eşliğinde içtikten sonra bir tur daha atmak ve adanın bu terkedilmiş bir şehir havasını biraz daha solumak üzere bir kez daha yüklendik pedallara.

İkinci turun sonu ile dönüş vapuru saati arasındaki zamanı sahildeki başka bir kahvehanede geçirdik ki buranın kış için kapatılmış dış kısmının tam ortasında bir soba kurulmuştu ve sobada kocaman bir kazan içinde kavurma pişiyordu. Tüm mekanı saran ağır kavurma kokusu ile birer çayı daha bitirdiğimizde uzaktan diğer adaların yolcularını toplayan vapur görünmüştü artık. Dönüşte oturduğumuz koltuğa vuran ve bizi ısıtan güneş geçirdiğimiz gün kadar dönüşümüzü de ayrıca keyifli hale getirdi.

Nice güzel turlara..

Posted in Bisiklet Günlüğü

Cem Sultan

Sen bisteri gülde yatasın şevk ile handan,                                                                                   Ben kil döşenem külhani mihnette sebep ne?

Çün ruzi ezel kısmet olunmuş bize devlet,                                                                             Takdire rıza vermiyesin, buna sebep ne?                                                       Haccülharameynim deyu davalar edersin:                                                                                  Ya saltanatı dünye için bunca talep ne?

Padişah çocuğu olmanın sonu ya tahta çıkmak ya da saltanat kanı yere dökülmeyecek şekilde öldürülmekti. Okuldaki tarih kitaplarımızda, bir padişah ölür yerine bir başkası geçerdi. Peki sultanın tahtı bekleyen sadece bir oğlu mu olurdu? Bununla ilgili aklımda kalan bir fetret devri, bir paragraf ile de Cem olayıdır. Cem sultan, Osmanlı’daki taht mücadelesini etkileyici bir anlatımla gözler önüne seriyor. Kimi zaman şiirsel ve duygusal bir dili de kullanan Mehmet Samih bizi Cem Sultan’ın heyecanlı, üzücü ve sürükleyici hikayesine ortak ediyor.

Yazar, Fatih’in şüpheli ölümü ile ilgili kafamızda bir iki soru işaretini yakıp, oğulları arasındaki mücadeleye geçiyor. Cem’in gençliği, giriştiği mücadele anlatılırken bazen ciddi bir tarih kitabı okur gibi hissediyorsunuz kendinizi, bazen de ebedi bir aşk hikayesinin bedbaht kahramanı için hüzünlenirken buluveriyorsunuz. Örneğin  çok dikkat çekici bilgiler içeren dipnotlarda, kaynakları ile romanın akışına paralel tarihi gerçekler okuyucunun bilgisine sunulurken, bir beyit ile bir anda tüm hava değişebiliyor.

 

Aşk od’u evvel düşer maşuka, ondan aşıka,                                                                                 Şem’i gör ki yanmadan yandırmadı pervaneyi!

Tarihi romanlar eksik ve çok zayıf tarih bilgimizi geliştirmek için bence çok iyi birer kaynak. En azından konusu ile ilgili aklımıza sorular düşürüp merak etmemizi sağlıyorlar. Böylece daha fazla bilgiye sahip olmak için bize bir anlamda yol gösteriyorlar aslında. Mehmet Samih’in yine aynı yayın evinden çıkacak bir sonraki kitabını da merakla bekliyorum.

Posted in Kitap

Murgul’dan ilk kareler

Bugün Murgul’a giden annem ve babamdan ilk fotoğrafları aldım. Sanırım kış soğuk geçecek biraz çünkü dağları şimdiden kar kaplamış. İnşallah soğuğu daha Ekim ayından sizi vurmuyordur babacım.

 

Posted in Güncel

Köyümde bir hafta

Köyüme her gidişimde özlemekle, vefa ile veya aidiyetle ilgili karışık duygular hissederim. Doğduğum, bir yaşıma kadar kaldığım, daha sonra ise her yaz tatilimi geçirdiğim ev, topraklar. Yıllar boyu hiç değişmeyen şeyleri ve çok ama çok değişen şeyleri görürüm. Caminin önündeki selvi söğüt ve altındaki bilmem kaç asırlık taşlar değişmez mesela hiç. Ama altında sohbet edenler neredeyse her yıl değişir. Dedem artık bu söğüt ağacının altında namaz vaktini beklememektedir mesela, biraz ilerisinde caminin bahçesinde artık sadece namaza gelen gidenlerden bir fatiha ve dua beklemektedir. Yıllar boyu bazen camide imamın arkasında tek cemaat olduğu günler aklına gelir belki ve çoğu sabah imamın cemaatsiz tek başına kıldığı namazı görür de hüzünlenir, içten içe orada olmak ister belki. Osman dayı, Yusuf dede, Keleş enişte de yoktur artık. Dedemin peşine takılıp camiye gittiğim günlerde başımı sevip bana şeker veren bu ihtiyarlar da dedemin olduğu taraftadırlar artık.

Babam değişmez mesela hiç. Ben onu köyde otururken hiç görmedim neredeyse. 30 yaşında aynı, 50 yaşında da aynıdır. Mutlaka kendine bir iş bulmuştur. Bağı suluyordur, bahçede ot biçiyordur, ağaçları buduyor veya ilaçlıyordur, vişne, fındık, üzüm, erik, dut, elma, armut, ceviz, asma yaprağı, kayısı topluyordur. Yıkılan bir duvarı onarıyordur, kesilen bir ağacı parçalıyor, odun kırıyordur. Bahçede çapa yapıyor, ambar evini ya da samanlığı düzenliyor, ağaçlar için gübre taşıyor, mevsimin ilk yağmurunda su koyveren çatıya bu sene de o çıkıyordur. Salonun iflah olmaz gıcırdayan taban tahtalarını onarıyordur. Halıların yıkanması da gelinlerin işi değildir mesela, ona da babam yetişir. Onun için kadın ya da erkek işi diye bir kavram yoktur. Evin badana edilmesi de lazımdır, babam elinde bir kova kireç ve fırçayla gelmiştir. İstanbul’daki oğlu için kışlık yiyecek hazırlıyordur. Sipariş edilen peyniri alır. Salça, kurutulmuş fasulye, patlıcan, biberler, tarhana, tereyağı, çökelik hazırlanmalıdır. Geri kalan zamanda ise gelecek planları vardır, seneye yeni meyveler dikilmeli, sulama için yeni şeyler düşünmeli, budama için yeni teknikler öğrenmeli, ağaçlara dadanan haşereler ve hastalıklar için yeni ilaç ve çareler aranmalıdır. Unutmadan bunları emekli olana kadar sadece hafta sonlarında ve senelik izinlerinde halletmektedir babam. Memuriyetini tamamlarken köyü de ihmal etmemektedir anlayacağınız.

Annem de hiç değişmez mesela. Kayınvalide olacak yaşa gelmiş olmasına rağmen oğlu henüz ona bir gelin getirmemiştir. Köye geldiğimizde tüm işler yine ona bakmaktadır. Etraf silinip süpürülmeli, köyde kim varsa, sayısına göre üç öğün yemek hazırlanmalıdır. Yeşilliğe gidilmeli, fasulye, patlıcan, domates, salatalık, biber, maydanoz, dereotu getirilmelidir. Ocak yakılmalı, ekmek edilmelidir. Toplanan yaprak haşlanmalı, vişne, kayısıdan reçel yapılmalıdır. Kurutulacak sebzeler dilimlenmeli ve güneşe serilmelidir. Bahçede babama yardım etmelidir. Bilir ki eğer o gidip getirmezse babam hava kararıncaya kadar bahçeden eve girmez. Bir yandan da annesini düşünür annem. Buradaki işleri bir an önce yoluna koyup üç km uzaktaki annesine gitmeli, onun da işlerini görmelidir. Yine o yokuşu tırmanacaktır, eski değirmenden, kavakların altından, su argının yanı sıra yürüyerek tepeyi aşacak ve köy okulunu, okuyabildiği tek okul olan ilkokulu görecektir. Sonra da uzakta köyün diğer ucunda, dağın dibindeki annesinin evini. 30 yıldır bu yoldaki hatıraları aklına gelecek, nişanlıyken babamın köyden ikide bir kaçıp kendisini görmeye geldiğini hatırlayacaktır. Babamın bisikleti ile kucağında ben varken bu yolu gidip gelmelerini hatırlayacaktır. Babasının mezarında geçerken yine okuyacak ve köyünün o hiç düzelmeyen çakır çukur, taşlı yollarından annesinin evinin yolunu tutacaktır.

Sıcak yaz günlerinin gecelerinde serin kapı önünde oturması gibi yoktur. Semaver kaynar, sohbetler edilir, eski günler anılır.

Arada ufak ziyaretçilerimiz de olur. Bazen ailece bazen de tek başlarına yiyecek aramaya çıkar dikenli dostlarımız.

Kirpi görmek başka bir sevindirir beni nedense. O yüzden peşine düşüp, yakından görmek isterim, biraz huzursuz etsek de davetsiz misafirimizi.

Kirpicik

Gece ışıklarla süslenen evimizin önü, gündüz asma yaprakları ile gölgelenir.

Asma gölgesi

Közlenmiş mısır yemek köyün vazgeçilmezlerindendir ama illaki kalabalık olunca tadı çıkar.

Közde mısır

Yıllar önce kuraklık döneminde köyün tüm pınarları kuruduğunda evin önünde açılan ve kuraklığın sona ermesinden sonra kullanılmayan ve kapalı kalan kuyu, şimdi bahçenin damla sulaması için kullanılıyor. Tabi buz gibi suyunu içmeye de insan doyamıyor.

Kuyu suyu

 

Meyve bahçesinde çeşit çeşit fidanlar var, hepsi henüz bir yaşında, ilerideki zamanda gölgelerinde uzanıp meyvelerinde yiyeceğimiz günler de gelecek inşallah.

Bahçe

Mesela bir nar ağacı. Nar ağacının bir özelliği var. Üzerinde yeni oluşan bir çiçek ve olgunlaşmış bir meyveyi aynı zamanda görebiliyorsunuz.

Nar çiçeği

 

Nar

Bir bayram daha geçti köyümde. Önceki bayramlar gibi. Nice bayramlarda yine ailemle beraber olmayı diliyorum Allah’tan.

Posted in Güncel

Minik Yürekler Orkestrası

TRT Haber kanalında Güzel Ülke isimli bir program var. Hafta sonunda bir bölümüne denk geldim. Amasya Taşova’da bir müzik öğretmeninin öğrencileri ile kurduğu bir orkestranın hikayesi anlatılıyor. Ballıdere Ömer Saray Yatılı İlköğretim Bölge Okulu’nda Seyit Alper Kartal isimli bir müzik öğretmeni öğrencilerin sosyalleşmesi amacıyla bir koro kurmuş önce. Çocukların çok hevesli olması onu daha da cesaretlendirmiş ve koroyu bir orkestra ile genişletmeye karar vermiş. Bu iş için enstrümanları bulmuş, her çocukla ayrı ayrı ilgilenerek hepsine ayrı ayrı enstrümanları çalmayı öğretmiş.  Okullarının da etkilememesi için geceleri, haftasonları hem öğretmenleri hem de çocukları özverili bir çalışma yapmışlar. Yaptıkları iş Avrupa birliği yetkilileri tarafından dikkatle izlenmiş ve örnek alınacağı söylenmiş.

http://www.youtube.com/watch?v=l51dFo2nu1M

Şu an söyledikleri türküleri dinlerken hala çok duygulanıyorum. Anadolu’da, bir yatılı bölge ilköğretim okulunda, bir idealist öğretmen ve bir avuç temiz yürekli çocuğun yaptıklarını gördükçe tüylerim diken diken oluyor. Türlü imkansızlık, zorluk içinde eğitime devam eden ve bunun yanında böyle harika işlerle çocuklara sosyalleşme imkanı sağlayan, onların kendilerine olan güvenlerini kazandıran, güzel işler yapmak için para ve imkandan çok yürek olması gerektiğini bize gösteren Seyit Alper öğretmeni bir kez daha tebrik ediyorum.

Çok güzel söyledikleri bir türküyü de paylaşmak istiyorum.

http://www.youtube.com/watch?v=P9vi8qnwuNU

Posted in Güncel